Levent Zebek: Bir çocuk neden ailesine yük olmamayı öğrensin?

YEREL - 06-10-2026 11:14

Yerli ve Millî Parti Gelibolu İlçe Başkanı Levent Zebek, kaleme aldığı değerlendirmede ekonomik güçlüklerin toplum ve aile hayatındaki etkilerine dikkat çekerek, yönetim anlayışında adil paylaşım, kamu kaynaklarının denetimi, liyakat, eğitim, sağlık ve üretim politikalarının önemine vurgu yaptı

“Bir Çocuğun Suskunluğunda Başlayan Soru” başlıklı yazısında geçim sıkıntısının yalnızca gelir ve gider arasındaki fark üzerinden değerlendirilemeyeceğini belirten Zebek, ekonomik koşulların çocukların eğitiminden ailelerin günlük yaşamına, gençlerin gelecek planlarından toplumun kurumlara duyduğu güvene kadar uzanan etkilerine dikkat çekti.

Zebek, yazısına bir evin mutfağında yaşanan bir akşamı anlatarak başlarken, şu ifadeleri kullandı:

“Akşam olmuş.

Bir evin mutfağında ışık yanıyor. Masanın üzerinde faturalar, yarısı doldurulmuş bir alışveriş listesi ve ertesi gün okula gidecek bir çocuğun beslenme çantası duruyor.

Anne hesap yapıyor. Neyi alabileceğinden önce, neden vazgeçebileceğini düşünüyor.

Çocuk kapıda beliriyor:

‘Anne, yarın okul gezisi var…’

Cümlenin devamını getirmiyor. Gözü, annesinin yüzündeki o tanıdık gölgeye takılıyor.

Bazen bir çocuk, evin ekonomik durumunu rakamları öğrenmeden anlar. Hangi isteğini söylememesi gerektiğini, hangi hayalini ertelemesinin beklendiğini sessizlikten öğrenir.”

“Bir ülkenin gerçek bilançosu, vatandaşının hayatında da ortaya çıkar”

Ekonomik koşulların toplum üzerindeki etkisine ilişkin değerlendirmelerde bulunan Zebek, yazısında şu ifadeleri kullandı:

“İşte bir ülkenin geleceğine dair en ağır sorulardan biri burada başlar:

Bir çocuk, daha hayatı tanımadan neden ailesine yük olmamayı öğrenmek zorunda kalsın?

Bir ülkenin gerçek bilançosu, yalnızca rakam tablolarında değil, vatandaşının hayatında da ortaya çıkar: Sofrasında, evinin huzurunda, çocuğunun hayalinde ve yarına duyduğu güvende.

Geçim sıkıntısını yalnızca gelir ve gider arasındaki fark olarak ele aldığımızda, insan hayatındaki karşılığını eksik görürüz. O fark; bir evde ertelenen tedaviye, söylenemeyen bir isteğe, uzayan mesaiye, birlikte geçirilemeyen zamana dönüşebilir.”

“İnsan yalnızca para kaybetmez”

Zebek, ekonomik güvencesizliğin bireylerin yaşam tercihleri üzerindeki etkisine de değinerek, şöyle devam etti:

“Bir baba, eve ekmek getirirken çocuğunun çoktan uyuduğunu görür. Bir anne, kendi ihtiyacını yıllarca listenin sonuna yazar. Bir genç, yeteneğini geliştireceği işi seçmek yerine yalnızca kirasını karşılayabileceği işe yönelmek zorunda kalır.

Bu hayatlarda kaybedilenlerin hepsini bir hesap cetveline yazamazsınız.

İnsan yalnızca para kaybetmez; sevdikleriyle geçireceği zamanı, seçim yapabilme özgürlüğünü ve bazen kendine duyduğu güveni de kaybeder.”

“Çalışmanın karşılığını ve fırsatların nasıl dağıldığını konuşmak gerekir”

Ekonomik güvencesizliğin eğitim ve gelişim imkânlarını da etkileyebileceğini belirten Zebek, yönetim anlayışına ilişkin değerlendirmesinde şu ifadeleri kullandı:

“Ekonomik güvencesizlik, bugünün beslenme çantasını eksiltirken eğitim ve gelişim imkânlarını da daraltabilir. Bu durum, yoksulluğun kuşaklar arasında aktarılması riskini büyütür. Bir çocuğun ailesinin gelir düzeyi, onun önündeki fırsatları belirlemeye başladığında, toplum yalnızca bugünkü refahını değil, gelecekteki yeteneklerini de kaybetme tehlikesiyle karşılaşır.

Bütün dikkatini bugünü kurtarmaya vermek zorunda kalan insanın, yarın için imkânı daralır. Eğitimini sürdürmek, iş kurmak, ailesiyle zaman geçirmek veya sağlığını korumak ertelenebilir.

Böyle bir ortamda halka yalnızca ‘Daha çok çalış’ veya ‘Sabret’ demek yeterli değildir. Çalışmanın karşılığını, fırsatların nasıl dağıldığını ve alınan kararların bedelini kimin ödediğini de konuşmak gerekir.”

“Yönetim sorumluluğu, halktan fedakârlık istemekten daha fazlasını gerektirir”

Zebek, yönetimin halka yönelik sabır ve fedakârlık çağrılarının somut açıklamalarla desteklenmesi gerektiğini ifade ederek şunları kaydetti:

“Emeğin karşılığı belirsizleşirken ayrıcalığın getirisi büyüyorsa, dürüst yaşamanın ve çalışmanın karşılık bulacağına olan inanç zayıflar.

Bir genç, yeteneğinin kendisine kapı açacağına inanmak ister. Bir esnaf, kurallara uyarak ayakta kalabilmek ister. Bir çalışan, alın terinin hayatını iyileştirdiğini görmek ister.

Bu beklentiler sürekli karşılıksız kaldığında, kırgınlık kişisel sınırları aşar; kurumlara ve ortak geleceğe duyulan güveni de aşındırır.

Bu yüzden yönetim sorumluluğu, halktan fedakârlık istemekten daha fazlasını gerektirir.

Sabır isteyen, bekleyişin sonunda neyin değişeceğini açıklamalıdır. Fedakârlık isteyen, yükün nasıl adil paylaşıldığını göstermelidir. Tasarruf isteyen, kamu kaynaklarının kullanımını denetime açmalıdır.”

“Kamu kaynağını korumak, insanların emeğine ve geleceğine karşı sorumluluk taşımaktır”

Kamu kaynaklarının kullanımına da değinen Zebek, vatandaşların ödediği vergilerin arkasında emek bulunduğunu belirterek şu ifadeleri kullandı:

“Vatandaşın ödediği her verginin arkasında bir emek vardır. O para, bir işçinin gece vardiyasından, bir esnafın gün boyu beklediği müşteriden, bir çiftçinin mevsim boyunca taşıdığı riskten gelir.

Kamu bütçesini değerlendirirken bu hayatları hatırlamak zorundayız. Yanlış kullanılan bir kaynağın bedeli, başka bir yerde karşılanamayan bir ihtiyaç olabilir: İyileştirilemeyen bir okul, geliştirilemeyen bir sağlık hizmeti, desteklenemeyen bir üretici…

Kamu kaynağını korumak, insanların emeğine ve geleceğine karşı sorumluluk taşımaktır.”

“Kalıcı refah için adil paylaşımın yanında verimli üretim, nitelikli eğitim, liyakat ve teknolojik gelişme gerekir”

Ülkenin üretim gücü, gençlerin yetenekleri ve bilimsel birikiminin önemine de dikkat çeken Zebek, yazısında şu değerlendirmelere yer verdi:

“Ancak mesele, mevcut bütçenin nasıl dağıtıldığıyla da sınırlı değildir. Ülkenin üretim gücünün, gençlerinin yeteneğinin ve bilimsel birikiminin nasıl harekete geçirildiği de belirleyicidir.

Kalıcı refah için adil paylaşımın yanında verimli üretim, nitelikli eğitim, liyakat ve teknolojik gelişme gerekir. Teknolojiye yatırımın değeri de insanın hayatını ne kadar iyileştirdiğiyle anlaşılır: Üreticinin maliyetini azaltıyor mu? Çalışanın becerisini geliştiriyor mu? Kamu hizmetine erişimi kolaylaştırıyor mu?

İhtiyacımız olan, bu hedefleri birbirine bağlayan, sonuçları izlenebilen ve yanlışları düzeltilebilen bir yönetim düzenidir.”

“Somut talepler gelmelidir”

Yazısında çözüm önerilerine de yer veren Zebek, kamu harcamaları, ihaleler, destekler, kamu görevleri, vergi yükü, eğitim ve sağlık alanlarında izlenebilirlik ve adalet vurgusu yaptı:

“Haklı sitemlerin ardından somut talepler gelmelidir.

Kamu harcamaları; amacı, tutarı ve sonucu izlenebilir biçimde açıklanmalı, bağımsız denetime açık tutulmalıdır. İhaleler ve desteklerde karar süreçleri ile kaynakların kimlere, hangi ölçütlerle aktarıldığı denetlenebilir olmalıdır. Kamu görevlerinde liyakat, görevin gerektirdiği yetkinlik ve etik sorumluluk esas alınmalı; değerlendirme ölçütleri açıkça ortaya konmalıdır.

Vergi yükü ödeme gücü gözetilerek adil dağıtılmalıdır. Eğitim ve sağlıkta imkân farklarını azaltan politikalar uygulanmalı; bir çocuğun gelişim fırsatları ailesinin maddi durumuna mümkün olduğunca bağımlı olmaktan çıkarılmalıdır.”

Zebek, politikaların başarısının vatandaşların günlük hayatındaki karşılığı üzerinden değerlendirilmesi gerektiğini belirterek şu soruları yöneltti:

“Çalışan temel ihtiyaçlarını karşılayabiliyor mu? Emekli, hayatını başkasına bağımlı olmadan sürdürebiliyor mu? Gençler, yeteneklerine uygun iş bulabiliyor mu? Çocukların eğitime erişimindeki fark azalıyor mu?

Yönetim, aldığı kararları bu soruların cevaplarıyla birlikte açıklamalıdır.”

“Bir milletin ömrü, bir avuç insanın konforuna harcanamaz”

Yazısının son bölümünde vatandaşların hakları, ihtiyaçları ve gelecek beklentileri üzerinden değerlendirmelerini sürdüren Zebek, şu ifadeleri kullandı:

“Çünkü bir ülkenin insanları; hakları, ihtiyaçları, hayalleri ve söz söyleme yetkileri olan vatandaşlardır. Hesap sormak, ortak hayatın sorumluluğuna katılmaktır.

Bizim aradığımız gelecek; bir çocuğun isteğini söylemeden önce annesinin yüzündeki kaygıyı okumak zorunda kalmadığı, bir babanın bütün emeğine rağmen geçinemediği için kendisini yetersiz hissetmediği, bir gencin doğduğu topraklarda kurduğu hayali gerçekleştirebildiği bir hayattır.

İnsanın onuru gelirinden bağımsızdır. Yönetimin görevi, bu onuru koruyarak insanlara hayatlarını geliştirebilecekleri imkânları sağlamaktır.

Bir annenin ‘Bu ay da idare ederiz’ sözünde görünmeyen bir yorgunluk olabilir. Bir babanın suskunluğunda, söylemeye çekindiği bir çaresizlik bulunabilir. Bir gencin vazgeçişinde, yıllarca beklediği bir fırsatın yokluğu yatabilir.

Bu sesleri duymayan bir anlayış, ülkenin hayatını eksik okur.

Bir milletin ömrü, bir avuç insanın konforuna harcanamaz.

Çünkü insanların zamanı geri gelmez. Çocukluk ertelendiği yerden yeniden başlamaz. Sağlıkta, eğitimde ve üretimde kaçırılan fırsatların bedelini bir toplum yıllarca taşıyabilir.

Ve bir ülkenin geleceği, mutfaktaki o masada da karara bağlanır:

Bir annenin hesap yaparken başını kaldırıp çocuğuna gönül rahatlığıyla,

‘Evet, sen de gidebilirsin’

diyebildiği yerde.”

Haber: Uğur Kılıç

Günün Diğer Haberleri