T24'ten Eray Özer, kaleme aldığı köşe yazısında, Gelibolu'da bu yaz yaşanan yangınların ardından 'Gelibolu'nun ağaçlandırılması' konusunda fikirlerini paylaştı
T24'ten Eray Özer'in kaleme aldığı köşe yazısı şu şekilde:
Bir önceki yazım olumlu-olumsuz tepkiler aldı. Yazıya gelen eleştirileri ve orman mühendislerinden gelen yorumları aktararak “Gelibolu’nun ağaçlandırılması” tartışmasını sürdürmek istedim. Bence sağlıklı bir tartışma oluyor. Bu köşe ilgili bakanlık ve Orman Genel Müdürlüğü’ne de pek tabii ki açık
Gelen tepkilerden anladığım kadarıyla Gelibolu’da yüz yıl önce orman olmadığını bir botanikçinin 1924 tarihli makalesine gönderme yaparak aktardığım yazı epey insanın ilgisini çekti.
Olumlu eleştiriler de vardı, olumsuzlar da. Hepsine değineceğim ama önce yazıda ismi geçen gazeteci-tarihçi Gürsel Göncü’nün T24’e yazdığı son makalesine göz atalım, zira o da bu konudan bahsediyor:
“Çanakkale ve Gelibolu Yarımadası’ndaki yangınlarla ilgili -tanıdığım bir coğrafya olduğu için- daha önce defalarca yazdım. Rüzgara açık bir yarımada, rüzgarıyla meşhur bir coğrafya. Maalesef özellikle 1980-2015 arasında ağaçlandırılmış, “her şehide bir fidan” denerek orijinal florası perişan edilmiş bir vatan toprağı. Bilmem kaç yüz bin yıldır şiddetli havalara açık ve bu nedenle çıplak, en fazla çalılık. “Hâtıra ormanı” rezaletlerine, “manzarası kapanıyor” diye bahçesindeki ağacı kesip bilmem nereye fidan bağışında bulunan kimi necip vatandaşlarımız; şimdi de -belki iyi niyetle ama- “yeşil kampanya” başlatmışlar! “Yanan yerler tekrar ağaçlandırılsın”mış! Yani kaçınılmaz ve yeni yangınlar devam etsin! Tarihî pozisyonları, mesela Mustafa Kemal ve diğer kahramanların savaştığı yerleri göremeyelim! Bölgenin tilkisi-kurdu-kartalı-domuzu da kendine yeni yerler bulsun! Biz de yeşil-yeşil, şimdiki zamanı sonsuzmuşçasına yaşayalım!”
Tarihçi görüşü böyle. Gelibolu’nun florasının farklı olduğunu belirtiyor ve tarihi pozisyonların ormanlaştırma nedeniyle görünmez hale geldiğinin altını çiziyor.
Benim konu hakkındaki yazıma gelen eleştirilere dönersek…
Ormancı ve akademisyen Cihan Erdönmez yazıma dair olumlu yorumlarına eşlik eden -ve katkı sağlayan- eleştirisinde “Bir yerin 100 yıl önce ormansız olması bir gösterge olamaz” demiş.
Haklı. Ben sizi detaya boğmamak için Turrill’in yazıda bahsi geçen makalesinden detay vermedim ama Turrill geriye dönük 200 yıllık literatürü tarıyor. Dolayısıyla 1700’lerden 1900’lere kadar Gelibolu’da orman olmadığını söylüyor. Yani Gelibolu’nun ormansız geçmişi 100 değil, 1973’e kadar böyle kaldığını varsayarsak 250-300 yıllık.
Lakin bu da bir gösterge olmayabilir pekâlâ. Sonuçta orayı da insanlar ormansız hale getirmiştir, kesmiş-biçmiştir. Benim söylediğim de bu zaten: Tarih boyunca mesela yüksek rakımlarda ormanların kesilmesi bize o irtifada rüzgar nedeniyle orman varlığının tehlikeli olabileceğini söylüyor olabilir mi? Uzmanların tartışması için güzel bir başlık gibi görünüyor.
Devam edelim.
Orman mühendisi ve tarihçisi Erhan Kılıç da eleştirilerini e-posta olarak iletti. Erhan Bey sosyal medyada yazıda “çok sayıda yanlış bilgi olduğunu” belirtti önce. Nedense sosyal medyada bir şeyi böyle keskin yargılarla ifade etmek gibi bir alışkanlığımız var. Niçin böyle söylüyorum, eleştirisinde dikkat çektiği hususlar benim yazımı “çok sayıda yanlışla dolu” hale getirmiyor. Canı sağ olsun, sosyal medyanın doğası böyle herhalde.
Eleştirisinde özetle bir bölgenin etüt çalışması yapılmadan ağaçlandırılamayacağını söylüyor Erhan Bey. Yani o toprağa, iklime, arazi yapısına özel bir çalışma sonrası ağaçlandırma yapılabileceğini aktarıyor.
Böyledir muhakkak. Böyle de olmalı. Bu yapılıyorsa detayları da kamuoyuyla paylaşılabilir pekala. Neden mesela meşe, kestane gibi alternatif türler tercih edilmiyor Gelibolu’da? Yahut ediliyor da bizim mi haberimiz yok? Yahut çam şart mı, bu bölge özelinde? Bu sonuca nasıl vardık?
Son 2000 yılda Anadolu coğrafyasında insan eliyle tahribatın arttığını belirtiyor Erhan Bey. Doğrudur, katılırım buna. Peki, bu tahribatların patterni yani tekrarı bize doğayla ilgili bir şey anlatıyor olabilir mi? Tıpkı yukarıda verdiğim yüksek rakım örneğinde olduğu gibi.
Yazıma bir eleştiri de dolaylı olarak geldi. Isparta Uygulamalı Bilimler Üniversitesi (ISUBÜ) Orman Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yılmaz Çatal, Anadolu Ajansı’na görüş verdi ve özetle dedi ki:
1- O alanlar orman alanı olarak anayasayla korunuyor.
2- Ormanlara sulama yapılamadığı için çam dikilmesi şart.
3- Yörenin doğal türünün dışında dışarıdan başka tür getirilmesi mümkün değil.
Bu eleştiriye de şöyle yanıt verebilirim: Ormanlardan vazgeçmeyi değil, koşulları doğru etüt etmeyi tartışıyoruz zaten. Rakım, tür, bakı, iklim… Hele iklim sürekli değişiyor, dolayısıyla yeni bilgilerle yeni planlama yapılıyor mu? Merakımız bu.
Ayrıca Yılmaz Bey kızılçamın Gelibolu’nun endemik türü olduğuna emin mi? Okan Yaşar’ın makalesi meşe türlerine vurgu yapıyor, Turrill makalesi ise Halep çamının bölgedeki varlığından bahsediyor. Kızılçam sonradan insan eliyle buraya taşınmış bir tür olabilir mi?
Devam.
Sırada bir başka orman mühendisi ve araştırmacısı Yücel Taşkın’ın olumlu eleştirisi var. Yücel Bey yazı için teşekkür etmiş ve yazıdaki Gelibolu, Trakya ve benzeri yerler özelindeki eleştirilerime tamamen katıldığını vurgulamış.
Yani Erhan Bey’le aynı fikirde değil.
Burada bölgelere özel bir inceleme gerektiğini vurguluyor Yücel Bey.
Ben de ona, neden genellikle çam tercih edildiğini sordum, bir e-posta göndererek. Önce genel bir bilgilendirmede bulunmuş sağ olsun:
“Geleneksel yaklaşım ormancılıkta da ekolojik koşulların elverdiğince birim alandan olabildiğince kısa zamanda yine olabildiğince en fazla miktarda ekonomik yarar sağlamak amaçlanır; tıpkı sermayenin getirisi (faiz) gibi... Ancak bu amaç, yanı sıra, bu amacı gerçekleştirme yöntemleri ülkemizde de giderek çeşitlenmiştir. Böyle de olsa günümüzde ülkemizde "devlet ormanı" sayılan yerlerin yüzde 40'ı (9,3 milyon hektar) "ekonomik", yüzde 51'i (11,9 milyon hektar) "ekolojik" ve yüzde 9'undansa "toplumsal" amaçlarla yararlanılması hedeflenmiştir. Ayrıntılaştırıldığında, ülkemizde ekolojik koşullara göre 57 farklı amaç gözetiliyor ve çalışmalar buna göre planlanıyor ve yürütülüyor. Öncelikle önemsenmesi gereken bu amaçların içeriği, yersel dağılımı ve genişliğidir. Ağaçlandırma çalışmalarında da bu genel işleyişe uyulur.”

Akabinde çam özelindeki sorumu maddeler halinde cevaplamış:
“Ormancılığımız özelinde;
1) Çam türleri, benzer ekolojik koşullarda görece hızlı büyür. Başka bir söyleyişle çam türleri aynı alandan başta odunsular olmak üzere ekonomik amaçlarla kullanılabilecek ürünlerin daha çabuk ve daha çok verim (verimlilik değil!) sağlayabilir; ah bir de kolaylıkla yanmasa/yakılmasa…
2) Özellikle odunu hammadde olarak işleyen kağıt ve kağıt hamuru, yonga ("sunta") ve benzeri sanayiler küçük çaplı odunsu ürünü en kısa zamanda ve en çok, (dolayısıyla düşük maliyetli) sağlamak ister. Çam, özellikle de kızılçam bu amacı görece daha kolay sağlar. (Tıpkı kavakçılıkta olduğu gibi.)
3) Ülkemizde öteden beri ağaçlandırma çalışmalarında kışın yapraklarını dökmeyen (!) "çamgillerden", başta çamlar olmak üzere ibreli türler baş tacı edilmiştir (fetişleştirilmiştir).
4) "Türkiye'nin her yerinde çam dikilmiyor,” çeşitli amaçlarla 40’a yakın tür kullanılıyor. Ancak, ekolojik koşulların sağladığı olanaklarla ağaçlandırmalarda çoğunlukla çam türleri yeğleniyor.
5) Böyleyken 1973-2024 döneminde ülkemizde çoğu ormancılık uygulamalarıyla olmak üzere orman ekosistemi olarak meşe 6,4 milyon hektarda 6,9 milyon hektara çıkmış, kızılçam çokça sanıldığının aksine 5,4 milyon hektardan 5,2 milyon hektara, karaçam 4,2 milyon hektarda 4,1 milyon hektara düşmüştür.
Kısacası, ısrarla vurguladığım gibi, temel belirleyici amaç amaç amaç...
Son olarak şunu söyleyebilirim: Doğal orman ekosistemlerini yönetirken de, yenilerini oluştururken de öncelikle sorgulanması gereken amaç ile amaçların ekolojik koşullara uygunluğudur.”
Epey yararlı bilgiler aktarmış Yücel Bey. Mesela öğrendik ki Türkiye geneline bakıldığında çam sayısı artmıyor, azalıyor. Meşe ise artmış. Acaba Gelibolu için de geçerli mi bu durum?
Buna karşın Yücel Bey bir mühendis olarak çamın fetişleştirildiğini söylüyor ama bir yandan da çam tercihinin rasyonel nedenlerini de sıralıyor.
Eleştiriler, görüşler bunlar. Bence bu konuda sağlıklı bir tartışma başlatmış olduk hep birlikte.
Dediğim gibi ben uzman değilim, bir uzmanlık alanına ziyadesiyle saygı gösterilmesi gerektiğine inanan biriyim. Dolayısıyla konuyu uzmanlar tartışmalı ve rica edeceğim, sinirlenmeden, kırıp dökmeden, aklı başında bir tartışma yürüterek bari bu alanda örnek olalım hep birlikte. :)
Eğer Orman Bakanlığı yahut Orman Genel Müdürlüğü de bu tartışmaya -özellikle Gelibolu örneği üzerinden- dahil olmak isterse bu köşe pek tabii ki onlara da açık.
Ayrıca ormanlaştırmayı tartışırken yangınla mücadeledeki eksiklerin varlığını da yadsımıyoruz, sadece bir işi “düzeltirken” doğru adımlar atıldığından emin olmak için rasyonel bir akılla, bilimsel yaklaşımları gözeterek ilerlemenin önemine vurgu yapıyoruz.
Yapılan doğruysa, Gelibolu’nun orman varlığı her şeyiyle doğru ve bilimsel tercihlerle belirlenmişse ne ala…
Son olarak yangınla mücadelede canını dişine takan tüm kurumlara, başta Orman Genel Müdürlüğü olmak üzere, çok teşekkür ederek bitirelim.
Emeklerine şahidiz, o işçilerin hakkı ödenmez.
Kaynak: T24 / Eray Özer
https://t24.com.tr/yazarlar/eray-ozer/gelibolu-nun-agaclandirilmasi-tartismasina-devam,51265


