Hayat dediğin şey öyle lineer bir grafik değil, öyle dümdüz gitmiyor.
Bir bakmışsın kahkaha atıyorsun, bir bakmışsın duvarla arkadaş olmuşsun “ben ne yapıyorum ya?” diye ona doğru bakıyorsun.
Zaman dediğin şey zaten hız tutkunu. Bir dur be kardeşim, biz daha sabaha uyanırken sen akşamı da getiriyorsun. Vicdan? O da yok. Vicdansız zaman.
Hayat hızına yetişemeden değişiyor.
Sen de bu hengamede ya akışa kapılıp savruluyorsun ya da bir köşeye geçip bekliyorsun. Şayet, o köşede huzurlu ve keyifliysen, valla bravo! Kahveler senden.
Ama eğer,
İçinde bir şeyler olduğunu hissediyorsan… Kıpır kıpır.
Bazen bir fikir, bazen bir hayal, bazen sadece “bir şey değişmeli” bazen ise ‘’bir şey eksik’’ hissi. Adını koyamıyorsun belki ama biliyorsun. Orada, bir yerlerde… Bir başka ihtimal duruyor.
İşte tam orada sana lazım olan şey: CESARET.
Öyle kocaman gürültüler ile gelen bir cesaret hali değil. Dağa tırmanmalı, timsahla boğuşmalı veya uçaktan atlamalı bir cesaret hali de değil bu. Yani yapabiliyorsan yap tabii ama ben başka bir şeyden bahsediyorum: Kendini duymak cesareti. İçine bir bakma cesareti.
Şimdi biraz düşünelim. İçinden gelen kıpırtılar var…
Ama sen hala yerinde sayıyorsun.
Korku mu bu? Belki.
Ama dürüst olalım: Bu artık sadece korku değil.
Bu, ertelenmiş bir hayatın ağırlığı.
Bir karar vermek, bir adım atmak, bir düzeni bozmak…
İçinden “Ya başaramazsam?” ‘’’Ya komik duruma düşersem?’’ ‘’Ya çok üzülürsem?’’ diye geçen yüzlerce ses var.
Tamam, ama sana şunu sorayım: Şu an içinde kaldığın şey seni mutlu ediyor mu? Etmiyorsa, neden hala oradasın? Neden içinde bu sesler var?
Cesaret bazen kendini yola zorlamaktır. Bazen ‘’yeter’’ deyip kalkmaktır. Ya da bazen saçlarını toplayıp ‘’hadi’’ demektir.
Çünkü bazı yollar seni çağırmaz, beklemez. Sen gitmeye karar verdiğinde ortaya çıkar.
Ve sen içindeki o “bir şey”i hissediyorsan, o boşuna değildir. Tamam evrenin kafası karışık ama o kadar değil. Bir şeyler söylüyor işte sana bir duyar mısın? Senin için bir ihtimal var ve o ihtimali gerçekleştirecek kişi de sadece sensin.
Korkuna rağmen harekete geçmektir. Çünkü cesaret ‘’korkusuz olmak’’ ya da ‘’korkmuyorum’’ demek değildir. Mesele o korkuyla yürümektir. Yani bırak dizin titriyorsa titresin. Ama sen o dizle birlikte yürümeye devam ediyorsan, işte orası cesaretin tam adresidir. Hatta belki dizlerin titrerken yol daha bile keyifli gelir belli mi olur…
Adım atarsan ne olur biliyor musun? Yolda düşer misin?
Belki düşersin.
Ama düştüğün yer, olduğun yerden bile daha iyi hissettirebilir.
Çünkü en azından denedin.
Çünkü en azından artık biliyorsun.
Sonsuza dek bekleme.
Mükemmel zamanı, garantili yolu, alkışlanacak kararı…
Çünkü mükemmel zaman yok, garanti hiç yok. Hiçbiri gelmeyecek.
Ama sen, kendi içinde o ilk adımı atarsan… Hayat ‘’buyurun efendim’’ diye yavaş yavaş yol vermeye başlar.
Peki ya adım atmazsak ne olur? O kıpırtılar durur mu? O kıpırtılar emekli olur mu sanıyorsun?
Susturursun, bastırırsın, görmezden gelirsin ama içten içe kendini hep hatırlatır hatta trip atar sana.
Bir sabah uyanır, iç çekersin.
Bir şarkı çalar, gözlerin dolar.
Birini görürsün, “neden ben değilim?” dersin.
Ve işte o an…
İçindeki o şeyi ertelemekten değil, erteliyor olduğunu fark etmekten yorgun düşersin.
Bak canım, kimse senden kusursuz olmanı beklemiyor. Kimse uzaya roket atmanı falan da beklemiyor.
Ama kendine bir kez bile “ben bunu yapabilirim” diyebiliyorsan, tamamdır.
Çünkü o cümledeki “ben” var ya… O her şeyin başı ve en önemli kişi.
Kendimize kocaman bir not;
İçinde bir şey varsa, durma.
Sadece hissetmek değil, hakkını vermek de senin sorumluluğun.
Yaşamak, cesaret isteyen bir iştir. Ve ne şans ki, sen bunun için biçilmiş kaftansın!

