Gün içinde yaptığımız birçok davranışın arkasında farkında olmadığımız bir motivasyon vardır: onaylanmak. Bazen bir mesajın geç cevaplanmasıyla huzursuz oluruz, bazen yaptığımız işin fark edilmemesi moralimizi düşürür, bazen de sosyal ortamlarda söylediğimiz bir cümlenin nasıl karşılandığını uzun süre düşünürüz. Aslında tüm bunlar, insanın en temel psikolojik ihtiyaçlarından biri olan kabul görme isteğinin bir yansımasıdır.

Onaylanma ihtiyacı, çocukluk döneminde şekillenmeye başlar. Çocuk, davranışlarının ebeveynleri tarafından fark edilmesi ve takdir edilmesiyle kendini değerli hisseder. Bu süreç sağlıklı ilerlediğinde kişi, yetişkinlikte hem dışarıdan gelen geri bildirimi önemser hem de kendi içsel değer algısını koruyabilir. Ancak sevginin koşullu olduğu ortamlarda büyüyen bireyler için durum farklıdır. “Başarılı olursam sevilirim”, “Hata yaparsam reddedilirim” gibi inançlar zamanla kişiliğin bir parçası haline gelir.

Yetişkinlikte ise bu ihtiyaç daha karmaşık bir forma dönüşür. Kimi zaman ilişkilerde fazla fedakârlık yapmak, hayır diyememek ya da sürekli mükemmel görünmeye çalışmak; aslında reddedilme korkusunun bir sonucudur. Kişi, başkalarının gözünde değerli kalabilmek için kendi sınırlarını geri plana atabilir. Bu durum kısa vadede sosyal kabul sağlasa da uzun vadede duygusal yorgunluğa ve kimlik karmaşasına yol açabilir.

Onaylanma ihtiyacı özellikle romantik ilişkilerde de kendini sıkça gösterir. Partnerin ilgisi azaldığında yoğun kaygı hissetmek, sürekli sevildiğini duymaya ihtiyaç duymak ya da karşı tarafın davranışlarını fazla yorumlamak; kişinin içsel güven duygusunun dış kaynaklara bağlı olduğunu gösterebilir. Bu noktada sorun, sevgi istemek değil; sevginin yalnızca dışarıdan geldiğinde var olduğuna inanılmasıdır.

Özellikle günümüz dünyasında sosyal medya, onaylanma ihtiyacını daha görünür ve ölçülebilir hale getirmiştir. Beğeni sayıları, yorumlar ve takipçi artışları; bireyin kendilik algısını doğrudan etkileyebilmektedir. Paylaşılan bir fotoğrafın aldığı etkileşim, kişinin o günkü ruh halini değiştirebilir. Bu durum zamanla kişinin kendi değerini içsel ölçütlerle değil, dış geri bildirimlerle değerlendirmesine neden olabilir.

Onaylanma ihtiyacının yoğun olduğu kişilerde bazı ortak davranışlar dikkat çeker:
    •    Eleştiriye karşı aşırı hassasiyet
    •    Sürekli kendini açıklama ihtiyacı
    •    “Herkes beni sevmeli” düşüncesi
    •    Karar verirken başkalarının fikrine aşırı bağımlılık
    •    Hayır diyememe ve sınır koymakta zorlanma

Bu davranışlar çoğu zaman fark edilmeden günlük hayatın bir parçası haline gelir. Ancak kişi kendi ihtiyaçlarını erteledikçe içsel bir huzursuzluk yaşamaya başlar. Çünkü insan, başkalarıyla uyum içinde olmak kadar kendisiyle uyum içinde olmaya da ihtiyaç duyar.

Peki onaylanma ihtiyacını daha sağlıklı bir noktaya taşımak mümkün mü?
Elbette.

Öncelikle onaylanma ihtiyacının tamamen ortadan kaldırılması gereken bir durum olmadığını kabul etmek gerekir. İnsan sosyal bir varlıktır ve kabul görmek psikolojik olarak koruyucu bir faktördür. Burada önemli olan, onayın tek kaynak haline gelmemesidir.

Bu dengeyi kurabilmek için birkaç küçük farkındalık adımı oldukça etkili olabilir:
    •    Karar verirken kendinize şu soruyu sorun: “Bu benim isteğim mi, yoksa başkalarını memnun etme çabası mı?”
    •    Gün içinde yaptığınız küçük başarıları başkalarının fark etmesini beklemeden kendiniz takdir edin.
    •    Eleştiriyi kişisel bir reddedilme olarak değil, gelişim alanı olarak değerlendirmeye çalışın.
    •    Sınır koymanın bencillik değil, psikolojik sağlığın bir parçası olduğunu hatırlayın.

Gerçek özgüven, sürekli alkış almakla değil; alkış olmadığında da kendini değerli hissedebilmekle gelişir. Çünkü insan, en çok başkalarının onayını aramayı bıraktığında kendi iç sesini duymaya başlar.

Belki de bu yüzden asıl soru şudur:
Başkaları bizi ne kadar onaylıyor değil, biz kendimizi ne kadar kabul ediyoruz?