Kimi zaman insanlar hakkında şöyle cümleler kurarız:
“Çok bencil, hep kendini düşünüyor.”
Bazen de kendimizle ilgili şöyle düşünürüz:
“Yeterince düşünmedim kendimi… hep birilerini memnun etmeye çalıştım.”
İşte bu iki uç arasında bir yerlerde sıkışıp kalıyoruz çoğumuz. Kendimizi sevmeye çalışırken, bencil olmakla suçlanmaktan korkuyoruz. Oysa kendine değer vermek, bir başkasının değerini azaltmaz. Ama bunu içselleştirmek, çoğu zaman kolay olmuyor.
Psikoloji bize hep şunu söyler: İnsan, önce kendiyle iyi geçinmeyi öğrenmelidir.
Kendini tanımak, duygularını fark etmek ve ihtiyaçlarını gözetmek, ruh sağlığının temel taşlarındandır. Ama ne yazık ki bunu çoğu zaman ihmal ediyoruz. Çünkü dış dünyanın beklentileri, iç sesimizi bastırmamıza neden oluyor.
“Kırılmasın, ayıp olmasın, beni yanlış anlamasın…” derken, kendimize ayıp ediyoruz aslında.
Halbuki duygusal olarak güçlü kalmak; kendini duymaktan, anlamaktan ve zaman zaman “Ben ne istiyorum?” diye sormaktan geçiyor. Bu bencillik değil, bu yaşamanın en insanca hali.
Toplumda özellikle kadınlar için öğretilmiş bazı roller var: Fedakâr ol, anlayışlı ol, önce başkalarını düşün. Ve bunu yapmadığında, hemen bencil damgası yiyebilirsin. Oysa bir insanın sınır koyması, kimseye zarar vermeyen bir kararda ısrar etmesi, yalnızca kendine duyduğu saygıyla ilgilidir. Bu bencillik değildir; bu, özsaygıdır.
Hepimizin içinde, çocukluktan kalma bir ses var aslında… Belki annemizden, belki öğretmenimizden, belki eski bir sevgiliden. O ses şöyle der:
“Önce başkalarına bak, sen güçlü ol, sen zaten halledersin.”
Ama işte bu “güçlü olma” çabası, çoğu zaman içsel tükenmişliği beraberinde getiriyor. Çünkü güçlü görünen insanlar da ağlamak ister bazen, birinin “Sana da bakmak lazım” demesini bekler. Ama o kadar alışmışız ki hep vermeye, kendimizi ve ihtiyaçlarımızı geri plana atıyoruz. Almayı neredeyse ayıp sayıyoruz, kabul etmekte zorlanıyoruz.
Oysa kendini sevmek, dünyaya sırtını dönmek değildir. Bilakis, kendine iyi bakan, sınırlarını bilen, duygularının sorumluluğunu alan biri; çevresine de daha sağlıklı yaklaşır. Çünkü sevgi, eksiklikten değil, doluluktan taşmalı. İçinde yer olmayan biri, başkasına nasıl yer açabilir ki?
Bazen sevilmek için susuyoruz. Onay almak için kendi ihtiyaçlarımızı erteliyoruz. Ama en sonunda yalnız kalınca şu cümle dökülüyor içimizden:
“Ben hep herkes için çabaladım, kimse benim için çabalamadı.”
İşte o an, kendimizi kaybettiğimizi fark ediyoruz. Sevilmek için değil, yaşamak için var olduğumuzu hatırlıyoruz.
Ve belki o zaman, küçük ama çok kıymetli bir adım atıyoruz:
Kendimize bir yer açıyoruz.
Kendine verdiğin o küçük mola, bir kahve içimi kadar bile olsa… Belki bir “Hayır” cümlesi, belki sessiz kalmayı seçmek…
Hepsi seni kendine biraz daha yaklaştırıyor. Çünkü bencil olmak, “sadece ben” demektir. Ama kendini sevmek, “ben de” diyebilmektir.
Ve belki de bu yazıyı şöyle bir soruyla kapatmalıyız:
“Bugün kendin için ne yaptın?”
Cevap küçük olabilir, ama etkisi büyük.
Çünkü günün sonunda insan kendine dönüyor. Kalabalıklar dağılıyor, alkışlar susuyor, gözler başka yöne çevriliyor.
Ve geriye sadece sen kalıyorsun.
Kendine nasıl davrandıysan, nasıl konuştuysan, nasıl baktıysan…
İşte onunla baş başa kalıyorsun.
O yüzden kendinize iyi bakmayı unutmayın.

