Bir bakıyorsun, hayat yolunda gibi. İşin var. Sağlıklısın. Çevrende insanlar eksik değil. Belki bir ilişkin var, belki yeni bir eve taşındın, belki de uzun zamandır kurduğun düzen nihayet oturdu.
Ama akşam olup da kalabalıklar çekilince… içini bir şey kemiriyor gibi oluyor.
Gündüz neşeyle sürüp giden hayat, geceleri sessizce içine çöküyor.
Adını koyamıyorsun. Bir şey eksik gibi. Ama ne?

Danışanlarımdan en çok duyduğum cümle bu:
“Her şeyim var ama sanki bir şey eksik.”
Bu cümle, zamanımızın en sessiz ve en yaygın duygularından birine işaret ediyor. Görünürde bir problem yok; hatta belki sosyal medyada mutlu, üretken, enerjik görünüyorsun. Ama içten içe bir boşluk duygusu taşıyorsun.
O boşluk zaman zaman artıyor, sonra bastırılıyor. Gülümseyerek devam ediyorsun. Sonra yine geri geliyor. Hafif bir huzursuzluk, belki de bir yönsüzlük…
Sanki yaşamakla “yaşanmış hissetmek” arasında görünmez bir mesafe var.

Bu eksiklik duygusu çoğu zaman gerçekten bir şeyin eksik olmasından kaynaklanmaz. Aksine, fazla dolmuş bir hayatın işaretidir.
Fazla sorumluluk, fazla hedef, fazla uyaran, fazla düşünce…
Ama çok az “gerçek temas”, çok az “kendine kalma” anı vardır.
Çünkü modern hayat bizi “meşgul” olmaya alıştırdı ama “doymuş” hissetmeye değil.
Koşturmanın içindeki o görünmez yorgunluk, bir süre sonra içsel bir boşluğa dönüşüyor.
Kendimize dair asıl ihtiyaçları hep erteledik:
Sevilme arzusu. Anlam arayışı. Ait hissetme. Durup sadece ‘var olabilme’ hakkı.

Bu yüzden bazen neyi özlediğimizi bile bilmiyoruz.
Çünkü bu eksiklik, bir kişiden ya da bir olaydan çok daha fazlasıyla ilgili:
Kendinle olan bağının zayıflamasıyla.
Bütün gün birilerine iyi davranmaya çalışırken kendine nasıl davrandığını unutmak… Güçlü görünmeye çalışırken içinin kırılgan yanlarını bastırmak… Sürekli üretmeye, başarmaya çalışırken duygularını arka plana atmak…
Ve yaşarken “gerçekten yaşıyor muyum?”sorusunu hiç sormamak.

Oysa içimizdeki boşluk, düşmanımız değil.
O boşluk, ruhun hafifçe omzuna dokunuşu gibi:
“Ben buradayım. Bir şey unutuluyor olabilir…”
Bu his, bizi rahatsız etmek için değil, kendimize geri döndürmek için gelir.
Eksik hissettiğinde hemen kendini doldurmaya çalışma. Yeni planlarla, kalabalıklarla, sosyal medyayla, alışverişle, hedeflerle o hissi kapatmaya çalışma.
Bazen o boşluğa bakmak, seni sana geri getirir.
Belki uzun zamandır ertelediğin bir duygunla buluşursun. Belki yıllar önce vazgeçtiğin bir hayalin sesi yankılanır o boşluğun içinde.
Belki de sadece sessizce şunu fark edersin: “Ben, kendimi uzun zamandır duymuyorum.”

Unutma; eksiklik duygusu bazen bir son değil, bir başlangıç noktasıdır. Bir şeylerin eksik olması, başka bir şeyleri inşa etmen için fırsat olabilir.
Doyum, dışarıdan gelmez. İçeride kurduğun dengeyle başlar. Ve bazen tek yapman gereken şey, şu soruyu sormaktır:
“Ben şu an gerçekten ne hissediyorum?”

Çünkü bazen eksik olan tek şey,
kendine gerçekten dokunabilmektir.

Küçük Bir İçsel Çalışma

Bu yazıyı okuduktan sonra kendine 5 dakikalık sessiz bir zaman ayırmanı rica ediyorum.
Telefonu sessize al. Kendine sıcak bir içecek koy. Derin bir nefes al. Ve şu üç soruyu yazılı olarak yanıtlamayı dene:
    1.    Şu an hayatımda gerçekten neye ihtiyacım var?
    2.    Son zamanlarda en çok neyi erteliyorum?
    3.    Kendime uzun süredir söylemediğim bir cümle ne olabilir?

Cevapların net olmak zorunda değil. Ama bu sorulara verdiğin her dürüst yanıt, seni o “eksik gibi” hissin köklerine biraz daha yaklaştırabilir.