“Ben zaten böyleyim.”
Günlük hayatta ne kadar kolay kurulan bir cümle. Ancak çoğu zaman bu bir kişilik tanımı değil, yıllar önce yazılmış bir uyum hikâyesidir.

İnsan çocukken bulunduğu ortamda nasıl daha az eleştirildiyse, nasıl daha az sorun çıkardıysa ve nasıl daha çok kabul gördüyse o role tutunur. Sessiz çocuk uslu diye sevilir, duygularını göstermeyen çocuk olgun diye takdir edilir, herkesi idare eden çocuk anlayışlı bulunur. O çocuk büyür ama rol kalır.

Yetişkinlikte buna karakter deriz. Oysa çoğu zaman bu, geçmişte işe yaramış bir baş etme biçimidir. “Ben duygularımı anlatamam”, “Ben kimseye yük olmam”, “Ben güçlü olmak zorundayım” gibi cümleler bir özellik gibi görünür. Ancak kökeninde genellikle şunlar vardır: Bir zamanlar böyle olmak daha güvenliydi.

Psikolojide bu duruma şema kimliği denir. Kişi, geçmişte onu koruyan davranış örüntüsünü kimliğinin değişmez bir parçası sanır. Oysa bu davranış, özgür bir tercihten çok, eski bir tehdide verilmiş otomatik bir yanıttır. Yani bugünkü “ben”, dünkü koşulların izlerini taşır.

Sorun şu ki, bu hikâyeleri sorgulamadan sahipleniriz. Zihin tutarlılığı sever. Bir inanca yerleşti mi, ona uymayan deneyimleri görmezden gelir, uyanları büyütür. “Ben hep yalnız kalırım” diyen biri, ilgi gördüğü anları küçümser ama terk edildiği anları hafızasında büyütür. Böylece hikâye güçlenir, kimlik gibi hissedilir.

Bu durum sadece düşüncelerle sınırlı değildir; seçimlerimizi de etkiler. Kişi farkında olmadan tanıdık gelen rollere ve ilişkilere yönelir. Değer görmediğini düşünen biri, gerçekten değer görebileceği ilişkilerde huzursuz olabilir. Çünkü bilinçdışı zihin tanıdığı duyguyu güvenli sanır, sağlıklı olanı değil. Böylece kişi eski hikâyesini doğrulayan durumların içine tekrar tekrar girer.

Zamanla rol o kadar içselleşir ki farklı davranmak tehdit gibi algılanır. Sınır koymak bencillik, ihtiyaç dile getirmek zayıflık, yardım istemek yetersizlik gibi hissedilir. Oysa bunlar kişilik kusuru değil, bir zamanlar işe yarayan uyum biçimleridir. Sorun, bu stratejilerin artık işe yaramamasına rağmen sürdürülmesidir.

İyileşme çoğu zaman şu soruyla başlar:
Bu gerçekten ben miyim, yoksa küçükken olmak zorunda kaldığım kişi mi?

Bu soru kolay değildir. Çünkü eski hikâyeler güvenlidir; tanıdıktır. Değişim ise belirsizlik getirir. Ancak ruhsal büyüme tam da burada başlar. Kişi, geçmişin şartlarına göre şekillenmiş kimliğini fark ettiğinde, davranışlarının otomatik değil seçilebilir olduğunu görmeye başlar.

Bir başka önemli adım da şudur: İnsan kendine yeni deneyimler yaşatmadıkça eski inançlarını değiştiremez. Farklı davranmak, sınır koymak, ihtiyaç dile getirmek başlangıçta yabancı hissettirse de zihin yeni kanıtlar toplamaya başlar. Böylece eski hikâyenin mutlaklığı zayıflar.

Geçmişte yazılmış bir hikâyeyi taşımak zorunda değiliz. Yetişkinlik, sadece yaş almak değil, eski rolleri gözden geçirebilme cesaretidir. İnsan, hikâyesinin kurbanı olmaktan çıkıp yazarı olmaya karar verdiğinde gerçek değişim başlar. Çünkü en güçlü dönüşüm, “Ben zaten böyleyim” cümlesinin yerini “Ben değişebilirim” düşüncesi aldığında gerçekleşir.