‘’Aile önemli. Ama bazen sevgi de bir aile kurar.’’

Bazı hikâyeler iki kişi arasında başlar… Ama üç-beş kişiyle devam eder. Aşık olursun, gözün dolar, yüreğin kabarır. Birlikte yaşlanmayı hayal edersin. Ama sonra…

“O değil,” der biri. “Sana göre değil,” der bir diğeri. Bazen bu “diğerleri”, seni en çok sevenler olur: Ailen.

Hayat hep seçimlerle dolu. Ama bu seçimlerden bazıları çok daha zor: Aile mi, aşk mı? Toplumun onayladığı mı, kalbinin seçtiği mi?

Aile, bir çocuğun ilk evi. Güvenli limanı. Aynı zamanda en güçlü rehberi. Ama bazen, sevmeyi bildikleri kadar bırakmayı bilemezler. Kendi doğrularıyla korumaya çalışırken, seni kendinden uzaklaştırabilirler. “ O çocuk sana göre değil,” diyen bir anne, aslında “Sana zarar gelsin istemiyorum” demek istiyor olabilir. Ama bazen bu cümle, kişinin içindeki bağımsızlık arzusunu bastırır, kendi seçimlerinden korkmasına neden olur.

Aşk, iki kişi arasında yaşansa da; karar aşamasında bazen bir mahkemeye dönüşür.

Taraflar, savunmalar, tanıklar… Ve en acısı da şu olur: Kalbinin sesini duyarsın ama susturmak zorunda kalırsın.

Bu satırları yazarken hâlâ şunu soruyorum kendime:

“Bir insan kimi sevip kiminle yaşayacağına kendisi karar veremezse, ne zaman gerçekten büyümüş sayılır?”

Psikolojide Bu Durumun Adı Var: Ayrışma (Individuation)

Freud’dan Jung’a, Bowen’dan günümüz terapilerine kadar hep konuşulan bir süreçtir bu:

Aileden psikolojik olarak ayrışmak. Yani artık “benim için ne iyiye sen karar veremezsin” diyebilmek. Kolay değildir. Hele ki aidiyet duygusu güçlü, “el âlem ne der?” kültürüyle büyütülmüş aile yapılarında… Birey olmayı, isyan gibi algılar bazı ebeveynler. Oysa ayrışmak; sevgisizlik değil, kendin olma mücadelesidir. Ayrışmak; “Ben seni reddetmiyorum, sadece kendi hayatımın sorumluluğunu alıyorum” demektir.

Ama toplum, özellikle kadınlar üzerinde farklı çalışır. Kadın, sevmek istese bile, “uygun olup olmadığını” önce ailesine kanıtlamak zorunda hisseder. Oysa aşk, bazen sadece “uygun” değildir. Ama çok gerçektir.

Şimdi artık şunu biliyorsun: Her doğru, herkes için doğru değil.

Aile, seni seven yer olabilir ama bazen kendi korkularını sana yansıtan bir ayna da olabilir.

Ve aşk… Her zaman sonsuza dek sürmese de, sana “kalbinin sesi” olduğunu hatırlatır.

O sesi bastırmak, bazen bir insanı en çok yoran şey olur. Kimi zaman insanlar aşktan değil, ailesine ispat edemediği seçimlerden vazgeçer. Ama insanın içi hep yarım kalır. Çünkü insan, kendini terk ettiği her yerde biraz eksilir.

Psikolojide buna bireyselleşme de diyoruz. Anne babamızdan ayrışma, kendi seçimlerimizin sorumluluğunu alma süreci… Kimi zaman çok sancılı. Kimi zaman da yıkıcı.

Ama yine de biliyorum: Sevmek suç değil. Yanılmak da. Ama sevilmekten vazgeçmek, en büyük cezadır kendimize.

Bu yüzden bu yazıyı okuyan herkese küçük bir hatırlatma:

Kimi sevdiğinizi sorgulamak kadar, neden sevmekten vazgeçtiğinizi de sorgulayın.

Aile önemli. Ama bazen sevgi de bir aile kurar. Ve bazen, bir kalp yalnızca sevilmeyi değil,

Uğruna durulmayı da hak eder.