Yalan çoğu zaman “kötülük” olarak görülür. Ama insan davranışını biraz yakından incelediğimizde, yalanın aslında bir savunma biçimi olduğunu fark ederiz. Kimi zaman bir çocuğun “Ben yapmadım” derkenki telaşında, kimi zaman yetişkin birinin “İyiyim” derkenki yorgun gülümsemesinde yatar bu savunma. Gerçeği gizlemek, çoğu zaman korunmakla ilgilidir.
Hepimiz bir şekilde gerçeği bükmüşüzdür. Çünkü dürüstlük, sadece “doğruyu söylemek” değildir; bazen karşımızdakinin o doğruluğa hazır olup olmadığını da hesaba katmaktır. İnsan, içgüdüsel olarak kabul görmeye, sevilmeye, dışlanmamaya ihtiyaç duyar. Ve bazen bu ihtiyaç, gerçeğin önüne geçer.
Kabul edilmemekten korktuğumuzda, bir yalanın gölgesine sığınırız. Kırılmaktan, yargılanmaktan ya da terk edilmekten korktuğumuzda, sessizce gerçeği gizleriz. Çünkü yalan, o an için daha güvenli görünür.
Ama işte tam da o anda, yavaş yavaş kendimizden uzaklaşmaya başlarız.
Söylediğimiz her yalan, içimizdeki bir parçayı susturur. “Ben aslında böyle değilim,” diyemez oluruz.
Ve zamanla, rol yaptığımız kişiye dönüşürüz.
Yalan, yalnızca bir gerçeği gizlemez; kişiliğimizin sınırlarını da bulanıklaştırır.
Bir yandan da, dürüstlüğün kolay olmadığını da kabul etmek gerekir. Gerçeği söylemek cesaret ister. Çünkü gerçek, çoğu zaman konfor alanımızı sarsar. “Bunu söylersem ne düşünür?” kaygısı, “Beni sever mi?” korkusuyla birleştiğinde, kişi sessizleşir.
Psikolojide bu noktada kaçınma davranışı devreye girer. Yani birey, potansiyel bir olumsuz duyguyla karşılaşmamak için gerçeği gizlemeyi tercih eder.
Kısacası, her yalanın arkasında bir korku vardır: reddedilme, suçluluk, kaybetme ya da utanma korkusu.
Ancak şu da bir gerçek: Yalan, bizi kısa vadede korusa da uzun vadede yalnızlaştırır.
Kendimizi korurken, aslında içsel bağlarımızı zedeleriz. Gerçeği gizledikçe ilişkiler yüzeyleşir; kimse kimseyi tam olarak tanıyamaz.
Bir noktada, karşımızdaki insanın bizi sevdiğinden emin olamayız — çünkü sevilen halimiz, gerçeğimiz değildir.
Belki de yalan söylemenin ardındaki asıl sebep, gerçeği saklama isteği değil, kabul edilme özlemidir.
İnsan, yalanın ardına saklanırken çoğu zaman kötü biri olmaya çalışmaz; sadece sevilmeye, anlaşılmaya, onaylanmaya çalışır.
Ama unuturuz: Gerçek gizlendiğinde, bağlarımız da sahteleşir.
Bir gün fark ederiz ki, en çok kendimizi kandırmışız.
Karşımızdakinin bizi sevmesini isterken, kendimize yabancılaşmışız.
Ve o noktada yalan, koruyucu bir kalkan olmaktan çıkar; içimizi yavaş yavaş tüketen bir sessizliğe dönüşür.
Kendimizi korumak istememiz anlaşılırdır. Ama bazen korunmak değil, görülmek iyileştirir bizi.
Gerçeği söylemek, her zaman kolay değildir; ama en azından içimizdeki çocuk o an sessiz kalmaz.
Ve belki de en çok, o sessizliği susturmadığımızda özgürleşiriz.

