Ağlamak, toplumda çoğu zaman yanlış yorumlanan bir duygusal tepkidir. Çocukluktan itibaren ağlamanın durdurulması gereken bir davranış olduğu öğretilir. “Ağlama”, “Geçer”, “Buna mı üzülüyorsun?” gibi cümlelerle kişi, kendi duygusunu küçümsemeyi öğrenir. Bu tutum, zamanla yetişkinliğe taşınır ve ağlamak, kontrolsüzlük ya da zayıflık göstergesi olarak algılanmaya başlanır.
Oysa psikolojik açıdan bakıldığında ağlamak, yoğun duygusal yük altında bedenin kendini düzenleme yollarından biridir. Sinir sistemi, bazen kelimelerle ifade edilemeyen duyguları gözyaşıyla boşaltır. Bu nedenle ağlama, çoğu zaman bir çöküş değil; duygusal bir toparlanma girişimidir.
Danışan görüşmelerinde sıkça karşılaşılan durumlardan biri şudur: Kişi, ağladığında rahatladığını bilir ama yine de ağlamaktan kaçınır. Bunun nedeni çoğu zaman duygunun kendisi değil, duygunun sonuçlarından duyulan korkudur. Kontrolü kaybetme, karşısındakine yük olma ya da zayıf görünme endişesi, kişinin kendini tutmasına neden olur.
Ağlamak bir problemi çözmez. Ancak problemle baş edebilmek için gerekli zihinsel alanı açar. Ağladıktan sonra insanların kendilerini daha sakin hissetmeleri, düşüncelerini daha net toparlayabilmeleri tesadüf değildir. Bedensel gerginlik azalır, duygusal yük bir miktar hafifler ve kişi yaşadığı duruma biraz daha dışarıdan bakabilir.
Asıl zorlayıcı olan ise ağlayamamak hâlidir. Duygular uzun süre bastırıldığında ortadan kaybolmaz; yalnızca yön değiştirir. Nedensiz huzursuzluk, çabuk öfkelenme, uyku problemleri ya da bedensel yakınmalar çoğu zaman ifade edilemeyen duyguların farklı biçimlerde ortaya çıkmasıdır.
Yetişkin olmak, duyguları susturmak anlamına gelmez. Yetişkinlik, duygularla ne yapılacağını öğrenebilme becerisidir. Ağlamak da bu becerinin doğal ve sağlıklı parçalarından biridir. Kendine ağlamayı yasaklayan kişiler, çoğu zaman her şeyi tek başına taşımaya alışmış olanlardır.
Bazen güçlü olmak, her şeyi kontrol altında tutmak değil; bir anlığına durup duygunun geçmesine izin verebilmektir. Ağlamak, bu iznin en sade hâlidir.

