Bazı cümleler vardır; iyi niyetle söylenir ama yıllarca bir yük gibi taşınır.
“Biraz dikkatini topla.”

Bu cümle, çoğu insan için basit bir uyarıdır. Ama bazıları için, hayat boyu duyulan ve hiçbir zaman tam karşılığı bulunamayan bir beklentidir.
Çünkü herkes dikkatini aynı şekilde toplayamaz.
Ve herkesin zihni, aynı yerden başlamaz.

Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu uzun yıllar boyunca çocuklukla sınırlı bir mesele gibi ele alındı. Sınıfta yerinde duramayan, söz kesen, hareketli çocuklar… Tanı bu görüntünün içine yerleştirildi. Oysa o çocuklar büyüdü, hayatın içine karıştı ve çoğu zaman anlaşılmadan yetişkinliğe ulaştı.

Yetişkinlikte DEHB, dışarıdan bakıldığında kolay fark edilen bir tablo değildir. Gürültülü değildir, taşkın değildir. Daha çok içsel bir karmaşa olarak kendini gösterir. Zihnin aynı anda birçok şeye yönelmesi ama hiçbirinde kalamaması… Başlanamayan işler, ertelenen sorumluluklar, sürekli yarım kalan planlar.

Bir işe başlamak için saatlerce zihinsel hazırlık yapmak, ama yine de başlayamamak…
Basit görünen bir görevin günün en zor işi haline gelmesi…
Zamanın ya hiç yetmemesi ya da nasıl geçtiğinin fark edilmemesi…

Bu durum çoğu zaman yanlış okunur.
Sorun dikkat değilmiş gibi, mesele karaktermiş gibi: 
“Biraz daha disiplinli olsan…”
“Aslında istesen yaparsın…”
Bu cümleler iyi niyetlidir ama yetersizdir. Çünkü burada eksik olan çoğu zaman istek değil; planlama, başlama ve sürdürme becerilerini kapsayan yürütücü işlevlerin düzenlenmesidir. Dışarıdan “basit” görünen bu süreçler, bazı zihinler için başlı başına bir mücadeledir.

Üstelik bu mücadele, yalnızca üretkenlikle sınırlı değildir. Günlük hayatın en basit akışında bile kendini hissettirir.
Bir mesajı zamanında cevaplayamamak, küçük bir işi gereğinden fazla büyütmek, zihinde sürekli açık kalan “yapılacaklar listesi” ile dinlenememek gibi bir çok şeyin sebebi aslında dikkat eksikliğidir.

Oysa birçok yetişkin için yaşanan şey, isteksizlik değil; organize olamama, başlayamama ve sürdürememe halidir. Ne yapması gerektiğini bilip yapamamak, belki de bu deneyimin en yorucu tarafıdır.
“Yapabileceğimi biliyorum ama yapamıyorum.”
Bu cümle, tembelliğin değil; zihinsel bir sıkışmışlığın ifadesidir.

Zamanla bu durum yalnızca iş hayatını değil, kişinin kendine bakışını da dönüştürür. Sürekli ertelenen işler, unutulan detaylar ve kaçırılan fırsatlar; bireyin kendi yeterliliğini sorgulamasına neden olur. Kişi, yaşadığı güçlüğü anlamlandırmak yerine kendini suçlamaya başlar.

Ve belki de en yıpratıcı olan süreç burada başlar:
Kişi, yaşadığı nöropsikolojik farklılığı bir “kişilik kusuru” sanmaya başlar.

İlişkiler de bu görünmeyen yükten etkilenir.
Geciken cevaplar, unutulan planlar, yarım kalan sohbetler…
Karşı taraf için ilgisizlik gibi görünen pek çok şey, aslında zihnin düzen kurmakta zorlanmasının bir sonucudur. Anlaşılmamak, zamanla yalnızlaşmayı da beraberinde getirir.

Belki de en zor olanı şudur:
DEHB’li yetişkinler çoğu zaman daha az değil, daha fazla çaba harcar. Ama bu çaba, dağınık bir zihin içinde yön bulmakta zorlanır.

Ve belki de tam bu noktada sormamız gereken soru şudur:
Herkesin aynı şekilde çalıştığı bir dünyada mı yaşıyoruz, yoksa sadece öyle olması gerektiğine mi inanıyoruz?

Bu yüzden çözüm, “biraz daha gayret et” demek değildir. Çünkü mesele çaba eksikliği değil, çabanın nasıl organize edileceğinin bilinmemesidir.

Yetişkinlikte DEHB’yi anlamak, yalnızca bir tanıyı kabul etmek değildir. Aynı zamanda yıllarca yanlış anlaşılmış bir deneyimi yeniden adlandırmaktır. Kişinin kendine bakışını yeniden kurabilmesi, çoğu zaman bu farkındalıkla başlar.

Çünkü bazı insanlar toparlanamıyordur diye değil,
kimse onların nasıl toparlanacağını hiç anlatmadığı için dağınık kalıyordur.