Hepimizin zaman zaman “Normalde böyle tepki vermezdim” dediği anlar olur. Bazen çok küçük bir söz, bazen birinin yüz ifadesi, bazen de hiç beklemediğimiz bir zamanda gelen bir hatırlatma… Ve bir anda içimizde bir şeyler harekete geçer. Tıpkı suyu taşıran son damla gibi, duygular bir anda yüzeye çıkar, kontrol elimizden kayar. İşte bu anlara tetiklenme diyoruz.
Tetiklenme, mantığın değil duygusal hafızanın çalıştığı anlardır. Bir çocukluk anısı, unutulduğunu sandığımız bir kırgınlık, içimize attığımız bir hayal kırıklığı… Zihin, bugünkü bir olayı geçmişte yaşanan bir tehlikeyle hızla eşleştirir ve “bu yine olabilir” diyerek alarmı erkenden çalar. Üstelik çoğu zaman bu bağlantının farkında bile olmayız. Sadece o anda hissettiklerimizin fazla, sert ya da “bana ait değilmiş gibi” olduğunu düşünürüz.
Aslında tetiklenme anlarında ortaya çıkan tepki, içinde bulunduğumuz durumdan çok daha eskidir.
Beden yıllar önce öğrendiği savunma biçimini yeniden devreye sokar. Kimimiz öfkeye sarılır, kimimiz savunmaya geçer, kimimiz de sessizliğe gömülür. Tepki farklıdır ama köken aynı: Geçmişte yarım kalmış bir duygunun bugüne sızması.
Tetiklenmenin bir diğer önemli yönü de kontrol hissiyle olan ilişkimizdir.
İnsan zihni belirsizliği tehdit olarak algılar. Bu yüzden bazı insanlar hayatlarında “her şeyi kontrol etme” eğilimine sahip olur. Kontrol, onlara güvenlik hissi verir. Ancak ilişkiler, hayat, duygular… hiçbir zaman tamamen kontrol edilebilen alanlar değildir. Kontrol edilemeyen her durum da tetiklenmeyi tetikler.
Bu yüzden bazı insanlar partnerinin geç mesaj atmasını bir tehdit gibi algılar; bazıları beklenmedik bir değişiklik olduğunda paniğe kapılır; bazıları sessizliği reddedilmek gibi yorumlar. Aslında olan, zihnin geçmişteki kontrolsüz anı bugüne taşımasıdır. Tetiklenme bazen çok daha “sessiz” bir şekilde de yaşanır. Herkes tetiklendiğinde bağırmaz, çağırmaz ya da öfkelenmez. Bazıları tamamen içe kapanır.
Bu insanlar genellikle geçmişlerinde duygularını ifade ettiklerinde cezalandırılmış, susturulmuş, küçümsenmiş ya da görmezden gelinmiş kişilerdir.
Duyguları bastırmak, onlar için hayatta kalmanın yolu olmuştur. Yetişkinlikte de tetiklendiklerinde aynı savunmayı kullanırlar:
“Ses çıkarma, olay büyümesin.”
Ama iç sessizlik, duygunun yok olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, o duygular içeride daha da yoğunlaşır ve zamanla kişi kendi iç gürültüsünde kaybolabilir.
Peki bu döngüyü nasıl fark ederiz?
Öncelikle duygunun geldiği hız bir ipucu verir.
Tetiklenme anları ani olur; adeta bir düğmeye basılmış gibi. Beden de bu tepkiye katılır:
Kalp hızlanır, nefes daralır, avuç içleri terler, boğaz düğümlenir. Zihnimiz hızla en kötü senaryoları yazmaya başlar.
Bu anlarda yapılacak en kıymetli şey, otomatik tepkiyi erteleyebilmektir.
Kısa bir mola, derin bir nefes, birkaç saniyelik bir duruş… Bunlar, duygunun kontrolsüzce büyümesini engeller. Sonra şu soruları sormak iyi gelebilir:
• Bu tepki gerçekten şu ana mı ait?
• Şu anda yaşadığım duygu bana neyi hatırlatıyor?
• Kendimi korumaya mı çalışıyorum?
• Aslında neye ihtiyacım var?
Çünkü tetiklenmenin altındaki duygu genellikle çok insani ve çok basittir:
Sevilme ihtiyacı, görülme arzusu, onaylanma isteği, güven arayışı…
Tetiklenmeyi anlamak, bizi zayıf yapmaz; tam tersine içsel gücümüzü artırır. Kendi duygularının kaynağını fark eden insan, hem ilişkilerinde hem de kendisiyle olan bağında daha sağlıklı bir noktaya gelir. Belki tetiklenmeye tamamen son veremeyiz, ama onun bizi yönetmesine izin vermeyi bırakabiliriz.
Sonuçta tetiklenme, geçmişin bugüne düşen gölgesidir. Bu gölgeyle yüzleşmek, aslında kendi hikâyemizi yeniden yazmanın ilk adımıdır.
Tetiklenme ile çalışmak, geçmişle bugünü ayırmayı öğretir. Geçmişte yaşanan bir acının bugün aynı şiddette yaşanmak zorunda olmadığını, bugünkü iletişimin geçmişin aynısı olmadığını fark etmeye başlarız. Bu farkındalık hem ilişkilerimizi hem de kendimizle olan bağımızı dönüştürür.
Ve en güzeli şudur:
Tetiklendiğimiz her an, aslında kendimizi biraz daha tanıma fırsatıdır. Kapanan bir defterin sayfasını yeniden açmak, duyulmayan yanlarımızı duymak, yarım kalmış duygularımıza “Artık buradayım” demektir.
İyileşme bazen bir terapi odasında,
bazen bir ilişkide, bazen de yalnız başımıza verdiğimiz küçük bir nefeste başlar. Tetiklenmek bir zayıflık değil; geçmişten bugüne taşınan bir izdir. Bu izi anlamak ise kişinin kendi gücünü yeniden eline alışıdır.