Gelibolu Yarımadası, yalnızca bir coğrafya değildir; tarih, doğa ve insanın birleştiği eşsiz bir mekândır. Her ağacı, her zeytin dalı, her rüzgârı ve her kıyısı, yüz yıllardır bu topraklarda yaşayanların belleğinde derin izler taşır. Ancak geçtiğimiz günlerde yaşanan büyük orman yangını, yarımadanın hafızasına kara bir sayfa daha ekledi. Binlerce dönümlük alan kül oldu, köyler tahliye edildi, hayvanlar telef oldu, insanlar çaresizlikle göğe yükselen dumanı seyretti. Bir Gelibolulu olarak bu manzarayı görmek, içimde hem büyük bir hüzün hem de güçlü bir sorgulama yarattı. Yangın yalnızca doğayı değil, aslında belleğimizi, tarihimize duyduğumuz saygıyı da yakıp geçti.
Orman yangınları artık yalnızca yaz aylarının olağan bir riski değil; iklim değişikliğinin, bilinçsiz insan müdahalesinin ve ihmallerin çarpıcı sonucu. Gelibolu’nun meşelikleri, çam ormanları ve makilikleri, bu yangınlarla yok oluyor. Yangının ardından geriye kalan yalnızca kül değil; ekosistemin dengesi bozuluyor, kuşların göç yolları sekteye uğruyor, toprağın verimliliği azalıyor. Toprağın üzerindeki kül tabakası, yağmur sularıyla birlikte derelere ve denize taşınıyor, sucul yaşamı da olumsuz etkiliyor. Bölgede yaşayan köylüler, arıcılıkla uğraşanlar, zeytin üreticileri, hepsi bu yangından nasibini alıyor. Kısacası yangın yalnızca ağaçları değil, insanın günlük yaşamını da derinden etkiliyor.
Gelibolu, dünya tarihinin en dramatik sayfalarının yazıldığı bir toprak. 1915’te Conkbayırı’nda, Anafartalar’da can veren binlerce asker, bu yarımadanın topraklarıyla bütünleşti. Bugün ziyaret ettiğimiz şehitlikler, yalnızca birer taş değil; etraflarındaki ormanla, çiçeklerle, kuş sesleriyle anlamlı. Yangınlar bu bütünlüğü bozuyor. Çıplak tepeler, siyaha kesmiş ağaç gövdeleri, yalnızca doğayı değil, tarihî belleği de gölgeliyor. Bir ziyaretçi şehitliklere giderken yanmış alanlardan geçtiğinde, yalnızca kahramanlık hikâyelerini değil, aynı zamanda bizim bugünkü ihmallerimizi de görüyor. Gelibolu’nun onurlu geçmişi, bugünkü duyarsızlığımızla gölgelenmemeli.
Yangının ardından en çok sorulan soru bu: “Bu topraklar yeniden yeşerecek mi?” Elbette doğanın kendini onarma gücü var. Küllerin arasından filizlenen otlar, doğanın pes etmediğinin işaretidir. Ancak doğa tek başına bu yükü kaldıramaz. Biz insanların da desteği şarttır. Ağaçlandırma kampanyaları, bilinçli fidan dikimleri, doğru türlerin seçilmesi, yangınlara dayanıklı bitki örtüsünün korunması artık lüks değil, zorunluluk. Üstelik yalnızca dikmek de yetmez; bakımını yapmak, sulamak, yangına karşı korumak da gerekir. Yarımadada yaşayan bizler, her bir ağaca sahip çıkmak zorundayız. Çünkü biliyoruz ki bir ağaç, yalnızca gölge değil; aynı zamanda bir hatıra, bir gelecek ve bir umut demektir.
Böylesi felaketlerde sorumluluğu yalnızca devlete yüklemek kolaycılık olur. Elbette orman yollarını açmak, yangın söndürme uçaklarını hazır tutmak, profesyonel ekipleri güçlendirmek devletin görevi. Ancak belediyelerin, köy muhtarlıklarının, sivil toplumun ve en önemlisi bireylerin de sorumluluğu var. Sigara izmaritini yol kenarına atan, piknikte ateşi söndürmeden bırakan, kuru otları temizlemeyen herkes bu zincirin bir parçası. Yangın, ihmalin toplumsal sonucudur. Gelibolu’da yaşanan acı tablo, bizlere hepimizi içine alan bir ders vermeli. Bu noktada eğitim çalışmaları, okuldan başlayarak çocuklara orman sevgisini aşılamak da en az yangın söndürme uçakları kadar önemlidir.
Bir gün çocuklarımız, torunlarımız bu topraklarda yürüdüğünde, onlara nasıl bir Gelibolu bırakmak istiyoruz? Yalnızca taş anıtlarla dolu, kurumuş, susuz ve yeşilsiz bir yarımada mı? Yoksa tarihle doğanın bir arada yaşadığı, rüzgârın denizle dans ettiği yemyeşil bir Gelibolu mu? Seçim bizim elimizde. Bugün alacağımız önlemler, yarın bırakacağımız mirası belirleyecek. Doğayı korumak, aslında çocuklarımızın geleceğini korumaktır.
Gelibolu Yarımadası, yalnızca bir coğrafya değil; hem doğanın hem tarihin ortak mirası. Yangınların ardından içimiz acıyor ama aynı zamanda bir çağrı duyuyoruz: Daha dikkatli, daha bilinçli, daha sorumlu olmalıyız. Çünkü Gelibolu’nun geleceği, bizim bugünkü tutumumuzda gizli. Her bir fidan, geleceğe bırakılan bir selamdır. Gelibolu’nun ağaçları yeniden yükseldiğinde, biz de tarihe ve doğaya verdiğimiz sözü tutmuş olacağız.