Burası Cennet Ama Neden Mutlu Değiliz?
Gelibolu’da yaşayıp da bir akşamüstü denize bakıp etkilenmeyen var mı?
Gün batımında Hamzakoy’da yürürken gökyüzünün aldığı renkler insana “iyi ki buradayım” dedirtiyor.
Rüzgârın kokusu başka, denizin sesi başka. Tarih desen her adımda karşımıza çıkıyor.
Dışarıdan gelen herkes aynı cümleyi kuruyor: “Burası tam bir cennet.”
Peki o zaman neden burada yaşayanların önemli bir kısmı içten içe o kadar da mutlu değil?
Belki de mesele coğrafya değil, beklenti meselesi. Küçük şehirler uzaktan bakıldığında huzur fotoğrafı gibidir.
Trafik yoktur, kaos azdır, insanlar birbirini tanır. Ama içeriden bakınca işin rengi değişir.
Herkesin herkesi tanıdığı yerde özgürlük alanı bazen daralır. Hata yapma lüksü azalır.
Bir işe girişmeden önce “kim ne der” süzgeci devreye girer.
Bu görünmeyen baskı zamanla insanın cesaretini törpüler.
Küçük şehirde başarı çoğu zaman alkışlanmadan önce sorgulanır.
Bir adım attığınızda destekten önce şüphe gelir.
“Burada tutmaz”, “Boşuna uğraşma”, “Gerek var mı?” gibi cümleler hayal kuran insanın enerjisini azaltır.
Oysa insan sadece geçinmek için değil, üretmek için yaşar.
Ürettiğini görmek, karşılığını almak, değer görmek ister.
Potansiyelini hissedip onu kullanamamak, en ağır yorgunluklardan biridir.
Ekonomi gerçeğini de görmezden gelemeyiz.
Deniz manzarası kira ödemiyor. Güzel sokaklar ay sonunu getirmiyor.
Küçük şehirde imkânlar sınırlıysa seçenekler de sınırlı oluyor.
Gelir düzeyi daraldıkça özgüven de daralıyor.
Sosyal hayata katılım, kültürel faaliyetler, kişisel gelişim alanları ekonomik zemine bağlı hale geliyor.
İnsan sürekli geçim derdi düşünüyorsa, cennet manzarası bir süre sonra sıradanlaşıyor.
Bir başka mesele de kıyas kültürü.
Sosyal medya çağında herkes başka şehirlerdeki hayatları izliyor.
İstanbul’da kariyer yapanlar, yurt dışına gidenler, büyük şirketlerde yükselenler…
Ekrandan bakınca hayatlar hızlı ve parlak görünüyor.
Burada ise tempo daha sakin.
Ama mesele hız değil; mesele ilerlediğini hissedebilmek.
Yerinde sayma duygusu, insanı en çok yoran duygulardan biri.
Küçük şehirde görünürlük yüksektir.
Herkes seni tanır ama seni gerçekten anlayan azdır.
Güçlü görünmek zorundasın.
Zayıf taraflarını göstermek riskli gelir.
Bu yüzden insanlar içlerindeki sıkıntıyı çoğu zaman yüksek sesle söylemez.
Sokaklarda dolaşan şey aslında sessiz bir yorgunluktur.
Kimse açık açık itiraf etmese de birçok insan kendi içinde şu soruyu taşır:
“Acaba daha fazlası mümkün müydü?”
Bir de alışma meselesi vardır.
İnsan en güzel manzaraya bile alışır.
Her gün gördüğümüz deniz, bir süre sonra sıradanlaşır.
Oysa dışarıdan gelen biri aynı yere hayranlıkla bakar.
Demek ki sorun sadece bulunduğumuz yer değil;
bakış açımız ve beklentilerimizdir.
Sürekli eksik olana odaklanırsak, elimizdekinin kıymetini göremeyiz.
Ama sadece elimizdekine razı olup hiç ilerlemek istemezsek de içimizde bir boşluk büyür.
Belki de mutsuzluk dediğimiz şey, potansiyel ile gerçeklik arasındaki mesafedir.
İçimizde daha fazlasını yapabileceğimizi hissederiz ama şartlar, korkular ya da alışkanlıklar bizi sınırlar.
İşte o mesafe büyüdükçe huzursuzluk da büyür.
Coğrafya değişmese bile insanın iç dünyası daralır.
Belki de asıl mesele şudur: Biz burada yaşamayı bilinçli bir tercih olarak mı sürdürüyoruz,
yoksa şartların bizi burada tutmasına mı razı oluyoruz?
Seçerek kalmakla mecburiyetten kalmak arasında ciddi bir fark vardır.
Seçerek kalan insan bulunduğu yere yatırım yapar, katkı üretir, sorumluluk alır.
Mecburiyet hissi ise insanın içindeki enerjiyi yavaş yavaş tüketir.
En güzel manzara bile alışkanlığa dönüşür.
Gelibolu’nun potansiyeli büyük.
Tarihi, turizmi, doğası, kültürel birikimi…
Ama potansiyel tek başına mutluluk üretmez.
Onu harekete geçirmek gerekir.
Birbirimizi aşağı çekmek yerine desteklesek,
başarıyı tehdit değil ilham olarak görsek,
gençlerin hayallerini küçümsemek yerine cesaretlendirebilsek…
Belki o zaman bu cennet sadece seyredilen bir yer olmaktan çıkar,
üreten bir yere dönüşür.
Mutluluk biraz da anlam meselesidir.
İnsan yaptığı işte bir değer görmeli.
Emek verdiğinde karşılık almalı.
Bir hedefi olmalı ve o hedefe doğru ilerlediğini hissetmeli.
Topluma katkı sağladığını bilmek, insanın iç dünyasını güçlendirir.
Aksi halde deniz kenarında bile insanın içi daralabilir.
Çünkü huzur sadece manzaradan gelmez;
insanın kendini gerçekleştirebildiği bir zeminden gelir.
Belki de yapmamız gereken şey, bulunduğumuz yeri romantize etmek yerine dönüştürmeye çalışmaktır.
Eksikleri konuşmaktan kaçmak değil, çözümün parçası olmaktır.
Küçük şehirde yaşamak bir dezavantaj olmak zorunda değil.
Ama bunun için cesaret, dayanışma ve üretim iradesi gerekir.
Evet, Gelibolu gerçekten güzel.
Ama mutlu olmak için güzellik yetmiyor.
Anlam, emek, ekonomik güven ve karşılıklı destek gerekiyor.
Belki o zaman “Burası cennet” cümlesi sadece dışarıdan gelenlerin değil,
burada yaşayanların da içtenlikle kurduğu bir cümle olur.

,

