Yerel edebiyat dünyamızda sessiz ama derin izler bırakan bir isim: Arif Uğur Kitiş. İlk kitabı “Gizemli Kasaba: Sonsuz Aşkın İzinde” ile okuyucularını hem aşkın hem de bilinmezliğin peşinden sürükleyen Kitiş, şimdi ise ikinci kitabı “Nil’in Tanrısı Firavun” ile karşımızda. Bu kez rotasını uzak coğrafyalara, kadim Mısır'ın efsanelerle örülü topraklarına çeviriyor.

Mitoloji ile aşkı harmanlayan bu yeni eseri, yalnızca bir hikâye anlatmakla kalmıyor; aynı zamanda geçmişle bugünü, tarihsel bilgiyle edebi duyarlılığı buluşturuyor. Biz de bu özel röportajda, hem yeni kitabın ortaya çıkış sürecini hem de Arif Uğur Kitiş’in yazarlık serüvenini yakından tanımak istedik.

Kaleminin ardındaki dünyayı, karakterlerin nasıl can bulduğunu ve yerel bir yazar olarak yaşadığı süreci kendisinden dinliyoruz…

1. İkinci kitabınız hayırlı olsun. Bu kitabı yazma fikri nasıl doğdu? İlham kaynağınız neydi?
Teşekkür ederim. İlk kitabımdan sonra aklımda uzun süredir dönen bir soru vardı: Eğer aşk bir ruha sahipse, onu zaman ve coğrafya aşar mıydı? Bu sorunun peşinden giderken kendimi Antik Mısır’da, tanrılarla firavunların hüküm sürdüğü gizemli bir çağda buldum. Aslında ilham, tarihin sırlarında saklıydı.

2. İlk kitabınızla kıyasladığınızda, bu kitapta sizi en çok geliştiren ya da zorlayan yön neydi?
İlk kitabım daha duygusal ve içe dönüktü. Bu sefer tarihsel araştırma yapmak, mitolojik referansları doğru şekilde kurguya yedirmek zorlayıcı ama öğretici oldu. Kendimi daha disiplinli ve sabırlı yazarken buldum.

3. Bu kitabı yazarken özel olarak beslendiğiniz bir dönem, olay ya da kişi oldu mu?
Çocukluğumdan beri belgesellerde izlediğim Tutankamon’un laneti efsanesi hep aklımda yer etmişti. Belki de o eski korku bile beni bu kitaba itti.

4. Kitapta geçen karakterler ne kadar kurgu, ne kadar gerçek hayatla örtüşüyor?
Karakterlerim tamamen kurgu gibi görünse de, çoğu insanın içinde sakladığı yönlerin yansıması. Her biri bir parçam. Gerçek hayattaki gözlemlerimle harmanlanmış hayali figürler aslında.

5. Yazım sürecinde kendinize has bir ritüeliniz ya da yazma rutininiz var mı?
Kesinlikle. Gece geç saatlerde, loş bir ışık altında klasik müzik ya da doğa sesleri eşliğinde yazıyorum. Masamda daima bir fincan kahve olur. Yazarken zaman kavramım kaybolur.

6. Yerel bir yazar olarak, yaşadığınız bölgenin kültürü veya insanları bu kitaba nasıl yansıdı?
Gelibolu’da yaşamak, insana derinlik katıyor. Tarihin her adımda karşına çıktığı bir yerde yaşıyorsan, yazdığın her cümlede geçmişin izleri olur. Karakterlerin duygularında, manzaraların betimlemesinde bu yansıma hissedilir.

7. Kitabın en sevdiğiniz bölümü ya da sahnesi hangisi? Neden?
Firavun’un sarayında geçen “ayna sahnesi”. Çünkü orada karakter sadece yüzünü değil, ruhunu da görüyor. Hem tarihi hem felsefi bir derinlik taşıyor o sayfalar benim için.

8. Yayın süreci nasıl geçti? Yerel destekler ya da zorluklar yaşadınız mı?
Yayın süreci bu kez daha bilinçli ilerledi ama yerel destek hâlâ yetersiz. Kimi zaman “buralardan yazar çıkmaz” gibi bir bakış hissediyorsunuz. Ama bu sizi daha da kamçılıyor.

9. İlk kitabınızın okuyucularından gelen geri dönüşler ikinci kitap üzerinde etkili oldu mu?
Kesinlikle. “Devamı gelecek mi?”, “Bu anlatım tarihi bir hikâyeye yakışırdı” gibi yorumlar beni bu yola itti. Okuyucuların nabzını tutmak, yazar için en değerli şey.

10. Okuyucuların kitapla bağ kurabilmesi için özellikle dikkat ettiğiniz bir şey oldu mu?
İnsan ruhunu yansıtan sade ama vurucu cümleler kurmaya çalıştım. Görkemli bir dünyanın içinde bile, okuyucunun “bu ben olabilirdim” diyebileceği bir karakter olmalıydı.

11. Yeni yazar adaylarına ya da kendi hikâyesini yazmak isteyenlere ne önerirsiniz?
Kendinizden şüphe etmeyin ama yazdıklarınızdan hep şüphe edin. Okuyun, dinleyin, gözlemleyin. Yazmak cesaret ister ama önce iç sesinize kulak vermeniz gerek.

12. Son olarak, bu kitabı tek bir cümleyle tanımlamanızı istesek, ne derdiniz?
Geçmişin sırrı, aşkın kalbinde saklıysa; tarih asla sessiz kalmaz.