Bazı şehirler vardır, küçük diye anılır. Sokakları kısa, insanları tanıdık, hayatı daha yavaş… Ama bir de bazı insanlar vardır, yaşadıkları yerden bağımsız olarak küçük düşünür. Asıl mesele de burada başlar.
Çoğu zaman bulunduğumuz şehri suçlarız. “Burada bir şey olmaz” deriz. “İmkan yok” deriz. “Büyük şehirde olsam hayatım çok farklı olurdu” diye düşünürüz. Ama kimse kendine şu soruyu sormaz: Gerçekten şehir mi küçük, yoksa düşüncelerimiz mi?
Gelibolu gibi yerlerde bu cümleleri çok duyarız. Herkesin bir bahanesi vardır. Kimi işten, kimi paradan, kimi çevreden şikayet eder. Ama aynı şehirde, aynı şartlarda yaşayan ve bir şeyler başaran insanlar da vardır. İşte bu noktada gerçek ortaya çıkar.
Sorun şehir değildir.
Sorun, o şehirde kendine çizdiğin sınırdır.
İnsan zihni, fark etmeden kendine bir alan çizer. “Ben buraya kadar yapabilirim” der. Ve o sınırın dışına çıkmayı denemez bile. Çünkü alıştığı alan güvenlidir. Risk yoktur, bilinmezlik yoktur.
Ama gelişim de yoktur.
Küçük şehirde yaşamak, küçük düşünmeyi gerektirmez. Ama çoğu insan bunu fark etmez. Çünkü çevresinde gördüğü hayatı normal kabul eder. Herkes aynı şeyi yapıyorsa, o da onu yapar. Herkes aynı şekilde yaşıyorsa, o da öyle yaşar.
Ve sonra şikayet eder.
Aslında mesele alışkanlıktır. İnsan neyi sürekli görürse, onu gerçek sanır. Ama gerçek, çoğu zaman gördüğümüzden çok daha büyüktür.
Bugün internet var. Bilgi var. Fırsatlar var. Eskiden olmayan birçok şey artık elimizin altında. Ama zihniyet değişmediği sürece, imkanların bir anlamı yok.
Çünkü küçük düşünen bir insan, büyük fırsatları bile görmez.
Ya da görür ama denemez.
Denememek, insanın kendine yaptığı en büyük haksızlıktır. Çünkü kaybetmekten korktuğu için hiç kazanamaz. Hata yapmamak için hiç adım atmaz.
Ama hayat hatasız ilerlemez.
Bazen düşmek gerekir. Bazen yanlış yapmak gerekir. Ama bunlar olmadan ilerlemek mümkün değildir. Küçük düşünce ise hatadan korkar. Riskten kaçar. Hep garanti olanı ister.
Ve sonuç olarak olduğu yerde kalır.
Küçük şehirde yaşayıp büyük düşünen insanlar vardır. Onlar farklıdır. Çünkü çevrelerini bahane etmezler. Ellerindeki imkanları kullanırlar. Azla başlarlar ama devam ederler.
Ve bir süre sonra fark yaratırlar.
Diğerleri ise onları izler.
“Şansı vardı” derler. “Tanıdığı vardı” derler. Ama gerçeği görmek istemezler. Çünkü gerçek rahatsız eder: Yapabilirdin ama yapmadın.
İnsan bazen kendine karşı dürüst olmalıdır. Bahanelerin arkasına saklanmak kolaydır. Ama o bahaneler insanı ileri götürmez.
Küçük düşünce, görünmez bir duvar gibidir. Seni fiziksel olarak sınırlamaz ama zihinsel olarak hapseder. Ve en tehlikelisi de şudur: Fark etmezsin bile.
Kendini özgür sanarsın ama aslında aynı düşüncelerin içinde dönüp durursun.
Bir noktadan sonra bu durum normalleşir. İnsan, daha fazlasını istememeye başlar. Çünkü istemek bile yorucu gelir.
Ama asıl yorgunluk, denememekten gelir.
İçinde hep bir “acaba” kalır. Hep bir eksiklik hissi olur. Çünkü insan potansiyelini kullanmadığında, bunu derinden hisseder.
Belki de mesele şehri değiştirmek değildir.
Belki de mesele, bakış açısını değiştirmektir.
Aynı sokaklar, farklı gözlerle bakıldığında bambaşka görünebilir. Aynı imkanlar, farklı zihniyetle kullanıldığında büyük sonuçlar doğurabilir.
Çünkü hayatın sınırlarını şehir değil, sen belirliyorsun.
Küçük şehirde yaşamak bir kader olabilir. Ama küçük düşünmek bir tercihtir.
Ve belki de en kritik nokta tam olarak burasıdır.
İnsan kendini değiştirmeden, hayatını değiştiremez.
Şehir değişse bile, zihniyet değişmezse sonuç aynı kalır. Çünkü insan nereye giderse gitsin, kendini de beraberinde götürür.
O yüzden belki de artık şehri suçlamayı bırakmak gerekiyor.
Belki de artık “burada olmaz” demeyi bırakmak gerekiyor.
Çünkü mesele nerede olduğun değil, nasıl düşündüğündür.
Ve gerçek şu ki…
Küçük şehirde değil, küçük düşüncede sıkışıyoruz.

