Yarımadanın taşları, denizi, zeytin ağaçları ve rüzgârı… Hepsi birer tanık aslında. Fakat tanıklık ettikleri hikâyelerin çoğu, zamanın tozlu sayfaları arasında kaybolup gitmiş durumda. Gelibolu yalnızca savaşın coğrafyası değil; insanın direncinin, inancının ve vicdanının da sınandığı bir yer. Her taşın altında bir hikâye, her tepenin ardında bir isim var. Fakat ne yazık ki çoğu artık hatırlanmıyor. Bu yazı, o unutulmuş kahramanların sessiz anısına bir selamdır.
Gelibolu, dünya tarihinin en trajik ve aynı zamanda en onurlu sayfalarından birine ev sahipliği yaptı. Fakat bu büyük hikâyenin gölgesinde kalan, adları kitaplara geçmemiş binlerce insan vardı. Onlar, savaşın gürültüsü arasında sessizce kahraman oldular. Ne madalya beklediler ne de alkış. Yalnızca görevlerini yaptılar; bazen cephede, bazen köyünde, bazen de bir çocuğun gözyaşını silerken.
Bir zamanlar, Anafartalar’ın tozlu yollarında mühimmat taşıyan kadınlar, karanlık gecelerde yaralı askerleri sırtında taşıyan köylüler vardı. Onlar, kimseden emir almadılar; sadece insan kalmanın gereğini yaptılar. Hamzakoy’un sabahında denize bakarken, rüzgârın taşıdığı tuzlu koku, belki de o günlerin hatırasıdır. Boğazın suları, yüz yıldır onların nefesini taşıyor olabilir.
Birçoğu mektup yazdı; kimi annesine, kimi sevdiğine, kimi hiç ulaşamayacak bir dosta. “Merak etme, iyiyim,” diye başlayan cümlelerin çoğu yarım kaldı. Posta yerine ulaşmadı, mektup toprağa karıştı. Fakat o kelimeler, bugün hâlâ Gelibolu’nun rüzgârında uçuşuyor. Yarımadanın patikalarında yürürken, insan bazen sanki o kelimelerin yankısını duyar gibi olur.
Unutulan kahramanlar yalnızca cephede değildi. Savaş bittikten sonra tarlasına dönen, yıkılmış köyünü taş taş onaran, ailesini yeniden ayağa kaldıran kadınlar da bu hikâyenin kahramanlarıydı. Kimisi, Boğaz’ın kıyısında ağlarını onardı; kimisi, evladını kaybetmenin acısına rağmen başkalarının çocuklarına ekmek pişirdi. Onların fedakârlığı, kitaplara sığmayacak kadar sade ve güçlüydü.
Bugün, Gelibolu’ya gelen ziyaretçiler genellikle büyük anıtlara, devasa mezarlıklara bakar. Oysa asıl hikâye, o taşların arasında değil, toprağın içinde, rüzgârın sesinde gizlidir. Belki bir zeytin ağacının gövdesinde, belki bir evin duvarındaki çatlakta… Her birinde, adını bilmediğimiz bir insanın izi vardır. Çünkü bu topraklar, sadece savaşın değil, insanlığın da hafızasıdır.
Tarih, komutanların isimlerini altın harflerle yazar; ama o zaferlerin ardında kalan kalabalıkları unutmaya meyillidir. Oysa bir askere su taşıyan yaşlı bir kadının hikâyesi, bir subayın emrinden daha insani ve daha gerçektir. Kahramanlık, bazen bir kurşun sıkmak değil; susmak, dayanmak, paylaşmaktır. Ve Gelibolu, bu dayanışmanın en saf halinin yaşandığı yerdir.
Zaman geçtikçe anılar siliniyor. Her yıl 18 Mart’ta düzenlenen törenlerde birkaç dakika boyunca o kahramanlar anılıyor, ardından sessizlik yeniden hüküm sürüyor. Fakat o sessizlik, bir unutuluş değil aslında; bir ağıt, bir dua gibi. Çünkü Gelibolu’nun sessizliği, sadece huzur değil, aynı zamanda hatırlamanın da bir biçimidir.
Belki bir gün, bu topraklarda yalnızca büyük komutanların değil, adı sanı bilinmeyen o insanların da hikâyeleri anlatılır. Belki bir kitapta, bir belgeselde, ya da bir çocuğun okul ödevinde yeniden can bulurlar. Ama asıl anıt, o insanların bıraktığı değerlerde gizli: dayanışmada, inançta, insan sevgisinde.
Bugün Hamzakoy’da denize bakan biri, sadece maviye değil, geçmişe de bakar aslında. Rüzgâr yüzüne çarparken, tarihin ona fısıldadığı o cümleyi duyar: “Biz buradaydık, siz unutmayın.”
Ve biz unutmamalıyız. Çünkü unuttuklarımız, kim olduğumuzu hatırlatan aynalardır. Gelibolu’nun sessiz kahramanlarına selam olsun; adı bilinmeyen, hikâyesi yarım kalan, ama bu toprağın ruhuna kazınmış herkese…
—
**Canberk Akarca**
Gelibolu, 2025








