1920’lerin başı… Rusya, iç savaşın sancılarıyla boğuşurken, savaş sadece cephelerde değil, halkın hayatında da kazanılıyordu ya da kaybediliyordu. Bolşeviklere karşı mücadele eden ve yenilen Beyaz Ordu mensupları için artık ne bir ülke, ne bir zafer, ne de bir gelecek vardı. Onların yolculuğu, Kırım’dan başlayan, Gelibolu’da son bulan, ama belki de yeniden başlayan bir hikâyeye dönüştü.
Kasım 1920’de Gelibolu’ya ilk adımlarını atan bu insanlar, beraberlerinde sadece valizlerini değil; bir imparatorluğun çöküşünü, göçün hüznünü ve sürgün olmanın burukluğunu da getirdiler. Fransızların koordinasyonuyla, binlerce asker, subay, öğrenci, kadın ve çocuk, Gelibolu Yarımadası’na yerleştirildi. Her biri farklı bir geçmişten, farklı bir şehirden gelen bu insanlar, o andan itibaren “mülteci” kimliğiyle yaşamaya başladılar.
Gelibolu’ya vardıklarında onları karşılayan manzara iç açıcı değildi. Fransız komutanlarının gösterdiği kamp alanı, Rus kaynaklarında “çıplak arazi” ya da “gül ve ölüm vadisi” olarak anılır. Kamplar çamur içindeydi, hava soğuktu, çadırlar yetersizdi. Amerikalıların verdiği birkaç yüz çadır dışında, barınma büyük bir sorun olmuştu. Yıkık dökük binalar, terk edilmiş camiler, boş kışlalar kısa sürede dolup taşmaya başladı. Enkazlar, derme çatma barınaklara dönüştürüldü. Bazı subaylar iki duvarı ayakta kalan yıkıntılarda yaşamayı kabul etti. Her şeye rağmen yaşam devam ediyordu.
Gelibolu halkı, bu ani göç dalgasına karşı gösterdiği insani yaklaşımıyla dikkat çeker. Türkler, Ermeniler ve Rumlar, evlerini, camilerini, hatta okullarını Ruslara açtılar. Camilerde askeri okullar kuruldu, bazı Türk evleri Rus aileler tarafından kiralandı. Her ne kadar kültürel farklar ve ekonomik zorluklar yaşansa da, yerli halk ve Ruslar arasında zamanla dostane ilişkiler kuruldu. Bu durum, Gelibolu’nun sadece bir geçiş noktası değil, bir anlayış ve dayanışma sahnesine dönüştüğünü de gösterir.
Ancak yaşanan sıkıntılar yalnızca barınma ile sınırlı değildi. Fransızların sağladığı kumanyalar yeterli değildi, zamanla da azaldı. İlk zamanlarda verilen konserve, ekmek, yağ ve çay zamanla düşürüldü, hatta bazı dönemlerde tamamen kesildi. İnsanlar kendi imkânlarıyla doğadan karahindiba, kuzukulağı gibi bitkiler toplayarak, balık avlayarak ya da kaplumbağa çorbası yaparak yaşamlarını sürdürmeye çalıştılar. Bazıları ise yiyecek bulmak uğruna Gelibolu’nun kayalıklarına kadar uzanan zorlu yürüyüşlere çıktı.
Açlık, beraberinde hastalıkları da getirdi. Sıtma, tifüs, verem gibi salgınlar kısa sürede yayıldı. Özellikle çocuklar ve yaşlılar büyük zorluklar yaşadı. Amerikan ve Rus Kızıl Haç’ı yardıma koşsa da, kamptaki hastaneler yetersizdi. Birçok göçmen, Gelibolu topraklarına veda edemeden orada yaşamını yitirdi. Ancak hayatta kalmak için gösterilen çaba, bu insanların ne kadar direngen olduklarını da gözler önüne serdi.
Gelibolu’da oluşturulan kamplar, zamanla küçük birer Rus kasabasına dönüştü. Subaylar çadırlardan kendi üniformalarını temiz tutarak çıkar, çocuklar doğaçlama okullarda eğitim görür, çadırlardan tiyatrolar, kiliseler, hatta küçük kafeler doğardı. Kampta Rus mühendislerin yaptığı katkılarla altyapı düzenlemeleri yapıldı; su boruları onarıldı, yeni kaynaklar bulundu, yollar döşendi, hatta Gelibolu limanından kampa kadar uzanan bir dekovil hattı bile kuruldu. Kamptaki çadırlarda birliklerin renkli taşlardan armaları, bayrakları ve sembolleri yer alıyordu. Her şey, bir gün vatanlarına döneceklerine olan inançla yapılıyordu.
Beyaz Rusların kendi elleriyle kurduğu bu kamp yaşamı, yalnızca fiziki değil, aynı zamanda sosyal ve kültürel olarak da canlıydı. Subaylar arasında düzenlenen edebi okumalar, kiliselerde yapılan ayinler, kadınların oluşturduğu dayanışma grupları, her biri kampta sosyal hayatın gelişmesini sağladı. Hatta bazı kaynaklara göre bu kampta, eski Çarlık Rusya'sının geleneksel disiplini ile yeni bir “sürgün toplum” kimliği harmanlanıyordu.
Günümüzde Gelibolu, sizi karşılayan sessizlik belki de o günlerin hatırasıdır. Her taşın, her rüzgârın içinde o zamanki kamplardan bir ses yankılanır gibidir. Bir zamanlar, hayatta kalmak için kendi devletlerini çadırlardan kuran bu insanlar, Gelibolu’nun topraklarına sadece izlerini değil, umutlarını da bırakmışlardı.
1923’e kadar süren bu geçici ev sahipliği, zamanla başka ülkelere göçlerle son buldu. Kimileri Paris’e, kimileri Belgrad’a, kimileri ise tekrar anavatanlarına döndü. Ama Gelibolu’nun belleğinde o yıllar hâlâ bir göçmen kampının ayak sesleri gibi yankılanır. Ve bizlere, savaşın yalnızca cephede değil, bir halkın kalbinde de kazanıldığını ya da kaybedildiğini hatırlatır.
Kaynakça:
- Acar, K. (2016). Rusça Kaynaklarda Gelibolu ve Beyaz Ruslar. Çanakkale Araştırmaları Türk Yıllığı, 14(20), 1-33.
- Rayevski, N. (2009). Gelibolu Günlüğü: Rus Gözüyle Gelibolu. İstanbul: Ağaç Kitabevi.
- Karpov, N. (2002). Kırım-Gelibolu-Balkanlar. Moskova: Russkii Put.
- Robinson, P. (2002). The White Russian Army in Exile 1920-1941. Oxford: Clarendon Press.
- Hutchins, J.A. (1972). The Wrangel Refugees: A Study. University of Louisville.






