Gelibolu’da yaşayıp denizi görmeyen yoktur. Ama denizi görüp de gerçekten hissedebilen kaç kişi var, orası tartışılır. Çünkü bazı şehirler insana manzara verir ama huzur vermez. Gelibolu da bazen tam olarak böyle bir yer olur. Deniz kıyısında yaşarsın ama içindeki dalgalar bir türlü dinmez.
Dışarıdan bakıldığında herkesin hayalini kurduğu bir hayat vardır burada. Sabah uyanırsın, camı açarsın, hafif bir rüzgâr yüzüne çarpar. Ufuk çizgisi gözünün önündedir. İnsan der ki, “Bundan daha iyi ne olabilir?” Ama işte mesele tam da burada başlar. Çünkü bazen insanın sahip oldukları değil, hissedemedikleri yoruyor onu.
Deniz hep oradadır. Değişmeyen tek şey gibidir. Ama insan değişir. İçinden geçenler değişir. Hayata bakışı değişir. Ve bir süre sonra o deniz sadece bir manzaraya dönüşür. İlk başta huzur veren o görüntü, zamanla sıradanlaşır. Hatta bazı günler insanın gözüne bile batmaz. Çünkü sorun denizde değildir, sorun insanın içinde birikenlerdedir.
Küçük şehirlerde yaşamanın en büyük paradoksu da budur zaten. Her şey yavaş akar ama insanın içi hızlanır. Sokaklar sakindir ama zihnin gürültüsü dinmez. İnsan kalabalıkların içinde kaybolmaz belki ama kendi düşüncelerinin içinde kaybolur. Ve işte o noktada denizin kenarında olmanın hiçbir anlamı kalmaz.
Bir de şu gerçek vardır: Deniz, sadece mutlu olan insana huzur verir. İçinde sıkışmışlık varsa, deniz sadece o sıkışmışlığı daha görünür hale getirir. Çünkü kaçacak yer yoktur. Büyük şehirde insan kalabalığın arasına karışır, kendini unutur. Ama burada unutamaz. Burada her şey yüzüne çarpar. Deniz de dahil.
Gelibolu gibi yerlerde insanlar genelde ikiye ayrılır. Bir kısmı bu sakinliği sever, kök salar, alışır. Diğer kısmı ise hep bir gitme isteğiyle yaşar. Ama çoğu zaman ne gidebilir ne de kalabilir. İşte asıl yorucu olan da budur. Bir yerde sıkışıp kalmak… Ne tam ait hissetmek ne de kopabilmek.
Deniz kenarında yaşamak dışarıdan bakıldığında bir ayrıcalık gibi görünür. Ama insanın içi daraldığında, o ayrıcalık bir anlam ifade etmez. Çünkü nefes almak sadece fiziksel bir şey değildir. İnsan bazen en temiz havada bile nefessiz kalır. Çünkü mesele oksijen değil, mesele hayatın ağırlığıdır.
Ekonomi, iş, gelecek kaygısı… Bunlar küçük şehirde yokmuş gibi düşünülür ama aslında çok daha ağır hissedilir. Çünkü alternatif yoktur. Çünkü seçenek azdır. Çünkü kaçış yolları sınırlıdır. Büyük şehirde yorulursun ama değiştirirsin. Burada yorulursun ama aynı yerde dönüp durursun.
Ve bu döngü insanı en çok yoran şeydir.
Bir gün deniz kenarında yürürken şunu fark edersin: Aslında sorun şehir değildir. Sorun, senin içindeki eksikliktir. Bir şeylerin yolunda gitmediğini hissedersin ama ne olduğunu tam tarif edemezsin. İşte o his, insanı en çok boğan histir. Adını koyamadığın bir sıkışmışlık…
Belki de mesele şudur: İnsan sadece güzel bir yerde yaşamakla mutlu olmaz. İnsan, kendini gerçekleştirebildiği yerde mutlu olur. Deniz manzarası, iç huzurun yerine geçmez. Sakinlik, tatminin yerini doldurmaz. Ve bir süre sonra insan şunu fark eder: Aslında deniz değil, hayat dar gelmeye başlamıştır.
Gelibolu gibi yerlerde bu his daha derin yaşanır. Çünkü burada hayat daha nettir. Gürültü yoktur, dikkat dağıtan şeyler azdır. Bu da insanı kendisiyle baş başa bırakır. Kendiyle baş başa kalmak ise herkesin kaldırabileceği bir şey değildir.
Ama tüm bunlara rağmen, bu şehirden kopamayan bir tarafımız da vardır. Çünkü burada bir aidiyet hissi vardır. Tanıdık yüzler, bilinen sokaklar, alışılmış hayat… İnsan ne kadar sıkılsa da, bu tanıdıklık duygusundan vazgeçmek kolay değildir. Belki de bu yüzden gitmek isteyenler bile bir türlü gidemez.
Deniz hep orada kalır. Aynı dalgalar, aynı ses, aynı ufuk… Ama insanın içindeki gelgitler hiçbir zaman sabit kalmaz. Bazen huzur bulursun o denizde, bazen boğulacak gibi olursun.
Ve işte en acı gerçek şudur: İnsan bazen en güzel manzaranın içinde bile mutsuz olabilir.
Çünkü huzur, dışarıda değil içeridedir.
Deniz kenarında yaşayıp nefes alamamak, aslında bir şehir meselesi değildir. Bu, insanın kendisiyle olan meselesidir. Kendini bulamadığın yerde, dünyanın en güzel manzarası bile sadece bir arka plan olur.
Belki de bu yüzden, bazı insanlar denizi sadece izler ama hiçbir zaman gerçekten hissedemez.
Ve belki de en büyük mesele şudur:
İnsan bazen kaçacak bir yer aramaz…
Sadece içinde sıkıştığı hayattan çıkmak ister.




