Gelibolu Yarımadası, haritalarda yalnızca bir kara parçası gibi görünse de, burada yaşayan bizler için çok daha fazlası.
Burası, yalnızca geçmişin izlerini taşıyan bir açık hava müzesi değil; aynı zamanda bugünün de sessiz bir tanığı.
Sabahları denizden gelen yosun kokusuyla uyanıp, geceleri uzaktan gelen gemi sesleriyle uykuya dalmak… İşte biz burada böyle yaşıyoruz.
Sessizlikle dost, tarihle komşuyuz.
Tarih kitaplarında sık sık geçen bir coğrafyada yaşamak ilk başta insana büyük bir gurur veriyor.
Ama zamanla bunun bir sorumluluk olduğunun da farkına varıyorsun.
Her adımında sana bir şey anlatan bu topraklarda yaşamak, sadece manzaraya bakmakla olmaz.
Burada her ağaç, her taş, her toprak parçası bir şey fısıldar kulağına.
Sanki toprak bile geçmişte olanları hâlâ unutmamış gibidir.
Kışları yalnız, yazları kalabalık bir kasaba Gelibolu.
Ama her iki hali de sevilmeye değer.
Kışın sokaklarda yürürken, adımların yankılanır; kendi iç sesinle daha çok baş başa kalırsın.
Bir kafede oturup çayını içerken garson senin adını bilir, sen onun derdini.
Yazınsa sokaklar kalabalıklaşır, deniz kıyısı şenlenir ama biz yerliler için asıl mevsim kıştır belki de.
Çünkü yaz geldiğinde burası, bir süreliğine bizim olmaktan çıkar.
Fotoğraf makinelerinin objektifinde bir siluet, sosyal medya paylaşımlarında bir “durak” olur.
Tarihin üzerine kurulmuş bir yerde yaşamanın en garip yanıysa, geçmişin bugünle olan mesafesinin bu kadar kısa olması.
Bir yanda bakkaldan ekmek alırken karşılaştığın komşunla günlük yaşamdan konuşursun,
birkaç dakika sonra sahilde yürürken karşına çıkan bir kitabe seni bir yüzyıl öncesine götürür.
Burası hem 1915’tir hem 2025.
Hem geçmişle yüzleşmenin hem de bugünü yaşamaya çalışmanın yeri.
Zaman zaman kendi kendime soruyorum:
Bu kadar ağır bir tarihin üzerine hayat kurmak kolay mı?
Ama sonra bakıyorum; insanlar burada evleniyor, çocuk sahibi oluyor, işe gidip geliyor.
Hayat, her şeye rağmen akıyor.
Tarih burada bir yük değil, bir zemin adeta.
İnsanı hem ayakta tutuyor hem de bazen içe çökertiyor.
Yarımadada yaşamak aynı zamanda alışılmışın dışında bir sabır da gerektiriyor.
Burası metropollerin aksine hızlı akmaz.
Burada zamanın ritmi, insanların nabzından çok doğanın ritmine göre işler.
Rüzgâr ne tarafa eser, martılar nereye uçar, yağmur hangi sokakta daha çok birikir… Bunları bilmeden bu hayatın içine tam anlamıyla karışamazsın.
Yani burada yaşamak sadece yaşamak değildir; burayı tanımaktır, dinlemektir, anlamaktır.
Bir de şunu söylemeden geçemem:
Gelibolu’da yaşamak bazen çok şey bilmeyi değil, çok şey hissetmeyi gerektiriyor.
Çünkü bazı yerlerin sana anlattıkları, kitaplarda yazmaz.
Sadece orada durup o manzaraya bakarken, o sessizlik içinde duyarsın.
O yüzden biz burada sessizlikle dostuz.
Ve evet, tarihle komşuyuz.






