Bir zamanlar Gelibolu’da sessizlik dikkat çeken bir şey değildi. Kimse onu talep etmez, yokluğundan şikâyet etmezdi; çünkü zaten hayatın doğal akışının içindeydi. Akşam saatleriyle birlikte sokakların yavaşlaması, seslerin günün yorgunluğu gibi geri çekilmesi olağandı. Gece ilerledikçe konuşmalar kısılır, kapılar kapanır, dışarıdan yalnızca rüzgârın ve denizin sesi duyulurdu. Sessizlik bir tercih değil, ortak bir uzlaşıydı; ilan edilmeden kabul edilmiş bir yaşam biçimiydi.
Bugün ise bu sessizliği arıyor, hatta savunmak zorunda kalıyoruz. Sanki sessizlik, hak edilen ama bedeli ödenmesi gereken bir ayrıcalığa dönüşmüş gibi. “Bu devirde sessizlik mi kaldı?” cümlesi sıkça duyuluyor. Oysa asıl soru şu olmalı: Sessizlik ne zaman lüks sanılmaya başlandı?
Gelibolu’nun son yıllardaki dönüşümü çoğu zaman ekonomik ve sosyal canlılık üzerinden okunuyor. Artan kafe sayısı, uzayan yaz sezonu, hareketlenen sokaklar… Bunların hiçbiri başlı başına olumsuz değil. Aksine, kentin yaşadığını gösteren işaretler. Fakat bu hareketlilikle birlikte fark etmeden bir şey kayboluyor: ölçü. Gürültü meselesi, tam da bu ölçünün kaybolduğu noktada büyüyor.
Küçük yerlerde ses, büyük şehirdekinden farklıdır. İstanbul’da yüksek bir müzik kalabalıkta eriyip giderken, Gelibolu’da bir evin içine girer. Bir çocuk odasına, bir yaşlının uykusuna, bir çalışanın ertesi günkü yorgunluğuna karışır. Yarımada coğrafyasında mesafeler kısa, hayatlar birbirine yakındır. Bu yüzden gürültü burada yalnızca işitsel değil, doğrudan yaşamsal bir meseledir.
Son yıllarda kamusal alan ile özel alan arasındaki çizgi giderek silikleşiyor. Kaldırıma taşan masalar yalnızca fiziksel bir alan genişlemesi değildir; başkasının yaşam sınırına yaklaşmaktır. Açık müzik, sadece müşteriye sunulan bir hizmet değil; diğer insanların hayatına dahil olan bir müdahaledir. Gürültü, bu noktada bir tercihten çıkıp başkasının gündelik düzenine dokunan bir unsur hâline gelir.
Sessizlik talep edenler ise çoğu zaman yanlış anlaşılıyor. Bu talep “yaşama karşı olmak”, “eğlenceye düşmanlık” ya da “değişime direnç” gibi nitelendirilebiliyor. Oysa bu bakış son derece yüzeyseldir. Sessizlik isteyenler kentin susmasını değil, birlikte yaşanabilir olmasını ister. Kimsenin kahkâhası başkasının huzurunu bozmamalı.
Gürültüye dair en büyük yanılgılardan biri de alışkanlık meselesidir. Sürekli yüksek sesin içinde yaşayan insanlar zamanla bunu normal kabul etmeye başlar. Ancak normalleşen her şey doğru değildir. İnsan dayanmayı öğrenir; bu, razı olduğu anlamına gelmez. Dayanmakla yaşamak arasındaki fark ise hayat kalitesinde ortaya çıkar.
Bu mesele yalnızca hukuki düzenlemelerle çözülecek bir sorun da değildir. Yönetmelikler, saat sınırlamaları, denetimler elbette gereklidir. Ancak asıl belirleyici olan şey karşılıklı saygıdır. Gürültünün sınırını çoğu zaman cihazlar değil, empati çizer. “Bu ses bana yapılsaydı ne hissederdim?” sorusu sorulmadığı sürece en iyi kurallar bile kâğıt üzerinde kalır.
Sessizliğin önemi yalnızca huzurla ilgili değildir. Gürültü, insan sağlığını da doğrudan etkiler. Sürekli sese maruz kalan bireylerde yorgunluk artar, stres yükselir, tahammül azalır. Bu bireysel etkiler zamanla toplumsal bir gerilime dönüşür. İnsanlar daha çabuk sinirlenir, daha az dinler, daha çok ayrışır. Gürültü yalnızca kulakları değil, ilişkileri de yorar.
Gelibolu’nun ruhu ne tamamen sessizliktedir ne de kesintisiz bir kalabalıkta. Bu kentin karakteri dengede saklıdır. Ne hayatın tamamen durması gerekir ne de sınırların yok sayılması. Eğer bu denge korunamazsa geriye sadece kalabalık ama huzursuz bir yerleşim kalır.
Sessizlik lüks değildir. O, herkesin eşit biçimde sahip olması gereken bir yaşam hakkıdır. Bugün korunmazsa yarın aranan ama bulunamayan bir değere dönüşür. Gürültü geçicidir; ama kaybolan huzur kolay geri gelmez.

