Bazı şehirler vardır; denize bakar ama denizle konuşmaz. Sabahları güne onun maviliğiyle uyanır, akşamları güneşini sulara teslim eder ama yine de denizi hayatına katmaz. Deniz oradadır, hep göz önündedir; fakat gündelik hayatın bir parçası değildir. Sahil vardır ama sahil yaşanmaz. Kıyı vardır ama kıyıya inilmez. Deniz, bir manzara olarak kalır; bir alışkanlık, bir dost, bir soluk değil.

Bu şehirlerde deniz, fotoğraflarda güzel çıkar. Kartpostallarda ve tanıtım afişlerinde hep en önde yer alır. Fakat sokaklara girildiğinde, kahvehanelere, evlere, gündelik sohbetlere sızamaz. İnsanlar denizi sevdiğini söyler ama onunla temas kurmaz. Ne sabah serinliğinde yürürler kıyısında ne de akşamüstü dalgaların sesine kulak verirler. Deniz, herkesindir ama kimsenin değildir.

Denize bakan şehirler çoğu zaman denizle mesafeli şehirlerdir. Çünkü deniz, sadece bakılacak bir şey değildir; emek ister, alışkanlık ister, cesaret ister. Denizle konuşmak, onun ritmine ayak uydurmayı gerektirir. Havanın değişimini, rüzgârın yönünü, dalganın huyunu bilmek gerekir. Bu da şehir insanına zahmetli gelir. O yüzden denizle araya mesafe konur; deniz camın ardından izlenen bir manzaraya dönüştürülür.

Bir süre sonra bu mesafe şehri de dönüştürür. Denizle bağını koparan şehir, yavaş yavaş kendisiyle de bağını koparır. Kıyıdaki balıkçı kaybolur, yerini tabelalar alır. İskeleler anı olarak kalır, işlevini yitirir. Denize açılan sokaklar kapanır, önlerine duvarlar, kafeler, otoparklar dikilir. Deniz hâlâ oradadır ama artık şehrin içinde değildir.

Oysa deniz, bir şehrin hafızasıdır. Geçmişi saklar, sesleri taşır, hikâyeleri çoğaltır. Denizle yaşayan şehirlerde insanlar rüzgârı konuşur, havayı tartışır, suyun renginden anlam çıkarır. Deniz, gündelik dilin bir parçasıdır. Ama denizle konuşmayan şehirlerde hayat daha kapalı, daha içe dönük ve daha ağır akar. Çünkü deniz, insanın içini açar; konuşmayan şehirler ise bunu göze alamaz.

Bu şehirlerde deniz çoğu zaman bir sınır gibidir. Karayla su arasında kalmış bir çizgi… İnsanlar o çizgiyi geçmekten çekinir. Denize girmezler, denize açılmazlar, denizle dostluk kurmazlar. Deniz biraz tehlikeli, biraz yabancı, biraz da gereksiz bulunur. Oysa deniz, şehir insanına en çok ihtiyacı olan şeyi sunar: genişlik hissi. Ufuk duygusu. Kaçış değil ama nefes alma imkânı.

Denizle konuşmayan şehirler genellikle kalabalıktır ama yalnızdır. Gürültülüdür ama sessizdir. İnsanlar birbirine yakındır ama temas zayıftır. Denizle temas kuramayan insan, zamanla çevresiyle de bağ kurmakta zorlanır. Çünkü deniz, insanı yumuşatır. Sertliği alır, aceleyi törpüler. Deniz olmayan bir gündelik hayat, köşeli ve tahammülsüz olur.

Belki de bu yüzden denizle konuşmayan şehirlerde insanlar hep bir yerlere yetişmeye çalışır ama bir yere varamaz. Zaman hızlı akar ama anlam birikmez. Deniz kenarında yaşayıp denizi tanımamak, kalabalık içinde yaşayıp kendini tanımamaya benzer.

Aslında mesele deniz değildir; mesele bakmakla görmek arasındaki farktır. Denizle konuşmak, onu dinlemekle başlar. Dalgaların ritmini fark etmek, rüzgârın tonunu ayırt etmek, suyun rengindeki değişimi sezmek… Bunlar küçük şeyler gibi görünür ama şehri ve insanı dönüştürür.

Denize bakan ama denizle konuşmayan şehirler, çoğu zaman kendini anlatmakta zorlanır. Kimliğini manzaraya yükler ama hayatına katamaz. O yüzden de anlatısı eksik kalır.

Denize bakan her şehir deniz kenti değildir. Deniz kenti olmak, suyun hayatın içine karışmasına izin vermekle mümkündür.