Bir şehirde uzun yıllar yaşayınca, insan farkında olmadan o şehrin kendisine ait olduğunu düşünmeye başlıyor. Sokaklarını tanımak, eski dükkânların yerini bilmek, bir fotoğrafa bakıp orada eskiden ne bulunduğunu söyleyebilmek insana haklı bir yakınlık veriyor. Fakat bu yakınlık bazen başka bir duyguya dönüşüyor. Şehri sevmekle şehir üzerinde öncelik sahibi olmayı birbirine karıştırıyoruz. İşte o zaman, üzerinde biraz durmamız gereken bir soru çıkıyor karşımıza: Gelibolu kimin?
Burada doğanların mı? Çocukluğu bu sokaklarda geçenlerin mi? Yıllar sonra gelip kendine bir hayat kuranların mı? Sabah erkenden dükkânını açan esnafın mı, okul yolunu yürüyen çocuğun mu, emekliliğini burada geçirmek isteyen insanın mı? Bu soruya yalnızca bir grubu göstererek cevap verirsek, aynı sokakta karşılaştığımız insanların bir bölümünü daha baştan dışarıda bırakmış oluruz. Oysa bir şehrin hayatı, birbirinden farklı insanların gündelik emekleriyle devam ediyor. Birinin eksildiği yerde hepimizin hayatından bir şey eksiliyor.
Gelibolu'da doğmuş olmak elbette kıymetlidir. Aile büyüklerinden dinlenen hikâyeler, çocukluğun geçtiği mahalle, artık yerinde olmayan bir dükkânın hatırası kolay kazanılacak bağlar değildir. Bunları korumak gerekir. Ama doğum yeri, başkasının sözünü değersizleştiren bir üstünlük belgesine dönüşmemeli. İnsan bazen doğduğu yere uzak, sonradan geldiği yere derinden bağlı olabilir. Bir şehre aidiyetin nüfus kaydına sığmayan tarafları vardır. Bunların en önemlisi, orada birlikte yaşadığı insanlara nasıl davrandığıdır.
Sonradan gelen için de benzer bir sorumluluk var. Bir yere yerleşmek, yalnızca ev tutmak veya eşya taşımakla tamamlanmıyor. O yerin geçmişini merak etmek, alışkanlıklarını anlamaya çalışmak, komşusunu tanımak gerekiyor. Gelibolu'yu kendi eski hayatımızın birebir kopyasına çevirmeyi istemeden de burada güzel bir hayat kurulabilir. Yeni bir düşünce getirirken mevcut olanı küçümsememek, geçmişe saygı duyarken değişimin önünü kapatmamak mümkün. Bunun için önce birbirimize biraz alan açmamız gerekiyor.
Asıl mesele, kimin daha eski olduğu tartışmasının günlük hayatımıza ne kazandırdığıdır. Bir kaldırımdan geçemeyen yaşlı insanın ihtiyacı, önünden geçenlerin kaç kuşaktır Gelibolulu olduğunu öğrenmek değildir. Çocuğunu güvenle dışarı çıkarmak isteyen anne babanın beklentisi de aynı. Onlar yaşadıkları yerde rahat etmek, görülmek ve dikkate alınmak istiyor. Ortak ihtiyaçlarımız böylesine somutken, birbirimizin aidiyetini tartmakla harcadığımız zamanın üzerinde düşünmeliyiz. Birbirimizi elemek yerine birlikte neyi düzeltebileceğimize bakmak daha faydalı olmaz mı?
Şehrin sahibi olmak sözünü çok rahat kullanıyoruz. Peki, bu sahiplik bize hangi hakkı, hangi sorumluluğu veriyor? Bir sokağı kendi kolaylığımız için başkasına daraltıyorsak, ortak bir alanı yalnız kendi ihtiyacımıza göre kullanıyorsak, şehrin sahibi gibi davranmış sayılır mıyız? Belki de sahiplenmenin ölçüsünü yanlış yerde arıyoruz. Yaşadığımız yeri ne kadar anlattığımız kadar, orada tanımadığımız bir insanın hayatını ne kadar gözettiğimiz de önem taşıyor. Gelibolu sevgisi, gündelik tercihlerimizde görünür olduğunda anlam kazanıyor.
Gelibolu'nun geleceği konuşulurken masada kimlerin bulunduğu önemlidir. Esnafın söyleyeceği başka, gençlerin anlatacağı başka, çocuk arabasıyla yürüyenin göreceği başkadır. Herkesin aynı fikirde olmasını bekleyemeyiz. Fakat kararın sonucunu yaşayacak insanları dinlemeden, onlar adına en doğrusunu bildiğimizi düşünmek kolaycılıktır. Bir toplantıya davet etmek kadar, söylenenlerin ardından ne yapıldığını açıklamak da gerekir. Katılmak, insanın yalnızca konuşabildiği değil, sözünün bir karşılık bulduğunu görebildiği zaman anlamlıdır.
Özellikle gençlere şehirle ilgili ne düşündüklerini gerçekten sormalıyız. Onların Gelibolu'yla kurduğu bağın bizimkine benzemesini beklemek haksızlık olur. Bizim hatıramız olan bir yer, onların henüz kurmaya çalıştığı hayatın parçasıdır. Burada nasıl çalışmak, vakit geçirmek, üretmek istediklerini dinlemek gerekir. Bir gencin gitme isteğini hemen vefasızlık diye yorumlarsak, anlattığı asıl meseleyi kaçırabiliriz. Kalmak isteyenin neye ihtiyaç duyduğunu öğrenmek de en az gidenin ardından üzülmek kadar önemlidir.
Bir de şehir üzerine yapılan konuşmalarda sesi daha az duyulanlar var. Yaşlılar, engelli insanlar, bakım sorumluluğu taşıyanlar, geçim telaşından toplantıya vakit ayıramayanlar... Onların sessizliği, her şeyden memnun oldukları anlamına gelmez. Bir yerde hayatın ne kadar rahat olduğunu anlamak için yalnızca en güçlü ve en hareketli olanlara bakamayız. Kendi başına bir işini halletmekte zorlanan insanın deneyimi de şehrin gerçeğidir. Gelibolu'yu hepimizin evi sayıyorsak, bu evde kimin nerede zorlandığını merak etmek zorundayız.
Esnafın beklentisini konuşurken müşteriyi, müşterinin rahatını konuşurken esnafın emeğini unutursak yine eksik bir yerden bakarız. Şehir hayatında çıkarlar her zaman kendiliğinden uyuşmaz. Birinin işini kolaylaştıran uygulama, bir başkasının yolunu zorlaştırabilir. Tam da bunun için kurala, açık gerekçeye ve karşılıklı konuşmaya ihtiyacımız var. Her anlaşmazlığı kişisel bir kavgaya çevirdiğimizde çözüm uzaklaşıyor. Oysa aynı yerde yaşamaya devam edeceğiz. Bugün tartıştığımız insanla yarın aynı fırında sıra bekleyeceğiz, aynı sokakta selamlaşacağız.
Şehrin hafızası da bu ortaklığın bir parçası. Eski bir yapıya, bir sokak adına, yıllardır sürdürülen bir alışkanlığa bakarken yalnızca bugünkü kullanımını düşünmemeliyiz. İnsanların hatıralarıyla kurduğu ilişkiyi de hesaba katmalıyız. Bununla birlikte her değişikliği kayıp, her yeniliği tehdit sayarak ilerleyemeyiz. Neyi neden koruduğumuzu, neyi hangi ihtiyaç için değiştirdiğimizi açıkça konuşabiliriz. Geçmişi bilenlerin tecrübesiyle geleceği kuracakların beklentisi yan yana geldiğinde, daha sağlıklı kararlar verme ihtimalimiz artar.
Gelibolu'ya dışarıdan bakanın gördüğüyle burada her gün yaşayanın gördüğü elbette aynı olmayacaktır. Bir ziyaretçinin güzel bulduğu manzaranın arkasında, bir başkasının işe yetişme telaşı vardır. Şehri anlatırken bu gündelik hayatı unutmamak gerekir. Güzel görünmek değerlidir; içinde yaşayan insanın kendini rahat ve güvende hissetmesi de en az onun kadar değerlidir. Gelibolu'nun geleceğine dair her öneriyi biraz da bu soruyla değerlendirebiliriz: Bu düşünce, burada sıradan bir günü yaşayan insanın hayatına ne katıyor?
Eleştiri karşısındaki tavrımız da aidiyet anlayışımızı ele veriyor. Bir eksikliği söyleyen kişiye hemen nereli olduğunu, kimi desteklediğini, ne zamandır burada yaşadığını sormaya başlarsak konuyu kaybederiz. Elbette eleştirinin de dürüst, somut ve insaflı olması gerekir. Ancak söylenen doğruysa, söyleyenin kimliği o doğrunun değerini azaltmaz. Bir şehre bağlılık, zaman zaman rahatsız edici sorular sormayı da içerir. Yeter ki niyetimiz insanları küçük düşürmek değil, birlikte yaşadığımız yeri iyileştirmek olsun.
Belki de Gelibolu'nun kime ait olduğunu konuşurken, onunla kurduğumuz ilişkiyi yeniden düşünmeliyiz. Burada yaşamak bize söz hakkı veriyor; aynı zamanda başkasının sözünü dinleme sorumluluğu yüklüyor. Kapımızın önünü, alışveriş yaptığımız sokağı, çocukların oynadığı alanı yalnızca kendi kullanımımız üzerinden değerlendiremeyiz. Bugün bize önemsiz gelen bir ayrıntı, bir komşumuzun bütün gününü etkileyebilir. Ortak hayat dediğimiz şey, çoğu zaman tam da bu küçük ayrıntılarda kuruluyor. Büyük cümlelerden önce birbirimizin hayatında açtığımız yere bakmalıyız.
Gelibolu, burada doğanın hatırasını da sonradan gelenin umudunu da taşıyacak kadar hepimize açık olmalı. Kimsenin bu şehre duyduğu bağı başkasının iznine sunması gerekmemeli. Fakat hepimiz, bu bağın sorumluluğunu davranışlarımızla üstlenmeliyiz. Gelibolu kimin sorusuna vereceğimiz cevap, yarın bir karara itiraz ederken, komşumuzu dinlerken, ortak bir alanı kullanırken ortaya çıkacak. Benim cevabım şu: Gelibolu, burada birlikte bir hayat kuran hepimizin. Öyleyse birbirimize de bu ortaklığın hakkını vererek davranalım.

